Diktatörün hiç şansı yok

Diktatörün hiç şansı yok

Sözün özü, Erdoğan, ilan ettiği topyekûn savaşın “zaferi”yle elde etmeyi umduğu şeyin tam tersi sonuçları yaşanmaktadır günbegün: karşıdevrimin, faşist sömürgeci sistemi kirli savaş terörüyle savunması, devrimin/devrimci halk savaşının ilerleyişi tarafından kırılmakta, sistemin ve aynı anlama gelmek üzere darbesinin çöküşü elle tutulur, gözle görülür bir hal almakta, devrimci kriz derinleşmektir.

Sonunda o da oldu. Saray oligarşisi devlet yönetimine el koyduğunu şefi, Erdoğan’ın ağzından resmen ilan etti!

Evet, resmen! Çünkü artık, “Devlet yönetimi sistemi fiilen değişmiştir” diye açıktan açığa tüm dünyaya duyurulduğuna göre, başka bir devlet yönetim sistemi kurumlaşması ve işleyişi devreye sokulmuş demektir. Ve dolayısıyla onun, halihazırdaki devlet yönetim kurallarına bağlı kalmak gibi bir meşruiyet arayışı ve yasallık-hukuk “saplantısı” olmayacaktır. Resmiyeti kendinden, fiilliğinden olacaktır ve vardır: Tek kelimeyle darbe!

Darbenin meşruiyeti ise sonraki iş; yani koşulları oluşturulacaktır ve kazanılacaktır! Erdoğan’ın “isteseniz de istemeseniz de” durum böyle, şimdi yeni sisteme uygun Anayasa ve yasalar yapmak lazım dediğinin de ne olduğu biliniyor zaten: Başkanlık rejimine geçilecek! 7 Haziran’ın 8 Haziran’dan itibaren Erdoğan tarafından hükümsüz ilan edilmesi bundan. Koalisyon olasılıklarının çıkmaza sokulması ve bertaraf edilmesi için her türlü oyunun tezgâhlanması da öyle.

Velhasıl “tekrar seçim” Allah’ın emri gibi şart! Çünkü iş orada bitirilecek; fiilen ne yapılıp edilip AKP’ye Anayasayı tek başına değiştirebilecek “meşru” çoğunluk gücü kazandırılacak. Sonrası kolay! Eski sistemde halkın seçtiği “sorumsuz” cumhurbaşkanı, ilan ettiği yeni sistemin fiili gücüyle her şeyden “tek sorumlu” Başkan olarak taç giyecek!

20 Temmuz Suruç katliamıyla birlikte karar iradesi fiilen işletilmeye başlanılan “darbe mekaniği”nin mevcut aşamasının stratejik hedefi budur. Yaşanmakta olan ve görünür gelecek içinde de geliştirilecek olan Saray merkezli tüm toplumsal/ideolojik, politik-askeri ve diplomatik hamlelerin etrafında şekilleneceği bu hedef, Saray oligarşisinin özgün konumuyla ilgili dolaysız bir durumdur.

Kestirmeden söylersek; Erdoğan’ın iktidarda kalıp kalamamasıyla ilgilidir. O, başka bir şey yapamazdı! Sistem dediği, faşist devlet yapılanması ve sömürgeci kurumlaşma krizinin alevlendirdiği devasa toplumsal ve politik çelişkileri, sistemi reformize/restorize etme baskısı altında kalınarak çözülemeyeceğini yaşadıktan ve anladıktan sonra “darbe”ye başvurdu, başvurmak zorunda kaldı. Erdoğan/AKP, bir parçası oldukları sistemin devlet yönetiminde bir şekilde iktidar gücü olma fırsatı yakalamış siyasal bir hareket olarak kendi iktidarlarını da aşan tarihsel yapı ve mantığıyla en “acı” biçimlerde yüzleştiler. Sistem krizi, onları da yutma, iktidarlarını yitirme tehdidi ve somut tehlikesiyle karşı karşıya getirdiği koşullarda da, özlerine, yani sistemin “fabrika ayarları”na döndüler. Kürt sorunun imha, inkâr ve asimilasyon çizgisinde, sistemin faşist-sömürgeci yapılanması ve kurumlaşmasının birinci dereceden kıyıcı ve yıkıcı araçlarıyla çözümü! İşçi, emekçi ve ezilen halk kitlelerinin demokratik hak ve özgürlük mücadelesinin devlet terörü gücüyle bastırılması. Devrimci, anti-faşist, ilerici öncü güçlerin zor araçlarıyla ezilmesi, tasfiye edilmesi.

Ama işte zaten bütün bunlar, cumhuriyet rejiminin kuruluş felsefesine ve yapılanmasına temel olan ve aynı zamanda rejim krizinin dinamiklerini de belirleyen faktörler oldukları için, sistemi hangi dönem, kim, hangi oligarşik klik ittifakı yönetirse yönetsin, krizden “çıkış” arayışlarının temel araç ve yöntemleri değişmiyor, değişmeyecektir. Tam da bu nedenle, özgün ve aktüel yanıyla Erdoğan oligarşisinin “iktidarda kalıp kalmama” sorunu ve kavgası biçiminde yaşanan gelişmelerin, esasen genel ve yapısal olarak “sistemin ayakta kalıp kalmama” sorunuyla doğrudan bağıntılı olduğu görülmeli ve bilinmelidir. Devlet yönetiminde egemenlik gücüne sahip olanların ve paylaşanların bağlı oldukları ideolojik referans farklılıklarının (milliyetçilik, laikçilik, mezhepçilik arasında gidip gelen ve sentezlenen Türk-İslamcı, İslamcı-Türkçü ilişkiler ve dengeler çerçevesinde) kendi aralarındaki toplumsal, ekonomik ve politik güç kavgalarının dönemsel/güncel biçimlenmesi bakımından önemi açık olmakla birlikte, sistemin yapısal bütünlüğü ve sürdürülebilirliği açısından, son tahlilde aynı konumda bulundukları tarihsel pratik tarafından defalarca doğrulanmıştır. Sistem, ekonomik-mali güç merkezleriyle, ordu-polis-yargı’nın yüksek bürokrasisiyle, partileri, basını ve diyanetiyle devleti halka, devrimcilere ve devrime karşı topyekûn savunmuştur her daim. Darbeler (klasik askerisinden postmodern olanına, muhtıralısından sivil biçimine, vs.), sistemin kendini savunmasının kolektif burjuva/kapitalist aklının ve yönteminin en rafine biçimleri olarak geçerliliğini sürdürmektedir hala.

Erdoğan’da sistem adına “orijinal” olan şey, darbesinin türüdür: Bonapartist özellikler taşıyan sivil karakteri ve dinsel/mezhepsel çizgisinin dolaysızlığıdır. Erdoğan bu konuda açık sözlüdür, sisteme yeni bir yönetim/devlet aklı ve iradesi gerektiğini söylemektedir. Sisteme rejim aramaktadır, Erdoğan. Hem sistemi hem temsil ettiği oligarşinin çıkarlarını bütünleştirecek ve koruyacak bir rejim! Vakti geldiğinde öyle parlamenter geleneklere, teamüllere falan takılmamayı bilecek; seçim demokrasisi gibi ölçülere gerektiğinde kendini bağlamamayı göze alacak; ümmetin “iriliğini ve birliğini” ve Türk’ün “diriliğini ve gücünü” sistemi tehdit eden ve onu yıkmaya kalkışanlara karşı her daim gösterecek “başkomutan” sorumluluğuyla yetkilendirilmiş bir kişiye emanet edilmiş bir rejim!

Başarabilecek mi?

Hiç şansı yok! Erdoğan, sistemin kendi içinden ürettiği ve rejimin bir biçimde restore ve reforme edilerek dünya ve bölge konjonktürüne uyum temelinde yenilenme potansiyelini temsil eden son şansıydı ve kötü biçimde tüketildi. Erdoğan oligarşisinin iktidar hırsı, inadı ve yönetme yönteminin ağır faturası şimdi sistemi toplumsal ve politik bakımdan daha üst ve radikal bir boyutta, “yapı sökümü” riskiyle yüz yüze bırakmış bulunuyor. Başka bir ifadeyle, artık sadece Erdoğan/sistem rejimini aramıyor, halk/ezilenler de kendi adlarına rejimlerini arıyor. Bu gerçeklik, sistem krizinin birinci dereceden kaynağı olan Kürt sorunu zemininde ve özellikle de Kürdistan’da giderek olgunlaşan bilinç, pratik eylem gücü ve kurucu irade biçiminde somutlanmaktadır. Kürdistan ilçe ve kasabalarından halk meclisi inisiyatifleri adına peş peşe “demokratik özerklik” ilanları, halkın kendi kendini yönettiği “öz yönetim’ kurma kararları gelmektedir. Bu iradenin zaman içinde Kürdistan’ın Diyarbakır dahil olmak üzere diğer büyük kentlerine doğru yayılma potansiyeli taşıdığına ilişkin veriler birikmektedir.

Sözün özü, Erdoğan, ilan ettiği topyekûn savaşın “zaferi”yle elde etmeyi umduğu şeyin tam tersi sonuçları yaşanmaktadır günbegün: karşıdevrimin, faşist sömürgeci sistemi kirli savaş terörüyle savunması, devrimin/devrimci halk savaşının ilerleyişi tarafından kırılmakta, sistemin ve aynı anlama gelmek üzere darbesinin çöküşü elle tutulur, gözle görülür bir hal almakta, devrimci kriz derinleşmektir. DAİŞ’leşen Erdoğan, Rojava’da olduğu gibi Kuzey Kürdistan’da da karşısında Kobanê’leşen devrimci halk iradesini bulmaktadır.

Keza Gezi’den bu yana ve özellikle 7 Haziran’ın sonuçlarından sonra Türkiye’nin batısında “vatan-millet-Sakarya” edebiyatını kuzu kuzu dinleyip kanacak eski kitleleri bulma şansı da hiç yok. Barış, demokrasi ve özgürlükten yana halk iradesi kendi dinamikleri üzerinden ve çok çeşitli biçimler altında burada da gelişiyor. HDP/HDK formu ve mücadele deneyimi altında geliştirilen halklarımızın birleşik demokratik cephe iradesinin şimdiye kadar elde ettiği politik ve örgütsel başarıların bile Erdoğan oligarşisinde yarattığı korku ve telaş herkesin malumu. Erdoğan’ı yeni rejim arayışlarına sevk eden güncel kriz dinamiklerinden biri de budur. Eskisi gibi yönetilmek istememe duygusu ve düşüncesinin Batı’nın işçi ve ezilen kitlelerinde de giderek yerleşik hale gelmeye başlaması ve yerel meclisler biçiminde örgütlenme, öz savunmayı geliştirme perspektifi de taşıyan arayış ve yönelimlerin artması da işaret ediyor ki, Kobanê ruhu Kürdistan için neyse, Gezi ruhu da Batı’da odur ve Erdoğan oligarşisinin karşısına dikilmeye devam edecektir. Barış bloku, işte tam da Gezi ve Kobanê’de somutlanan direniş kardeşliğinin ve yoldaşlığını Fırat’ın her iki yakasında birden hayata geçirmeye ve gelişmeye aday en geniş demokratik mücadele platformu olarak darbeci savaş iktidarına karşı oluşturulmuş bulunuyor.

Dedik ya, diktatörün hiç şansı yok!

* Atılım Gazetesi’nin 21 Ağustos 2015 tarihli 187. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 21 Ağustos 2015, Cuma 12:22
Kategoriler: Başyazı, Haber-Yorum, Haberler