Batı cephesinde sözün değil pratiğin zamanı

Batı cephesinde sözün değil pratiğin zamanı

ENDER ÇELİKEL-

Suruç (Pirsus) katliamının akabinde devletin derhal topyekûn saldırıya geçmesi, Saray’ın önceden hazırlandığını, pusuda beklediğini, katliama giden yolu döşediğini gözler önüne serdi. Zaten Pirsus’taki katliamı gerçekleştiren çetecinin -tıpkı HDP mitingindeki bombacı gibi- MİT tarafından tanındığı ve bilindiği birkaç günde ortaya çıktı.

Pirsus katliamı “yeni” rejimin bir özel harp harekâtıydı. Katliam, Türkiye halklarının Rojava devrimi ile dayanışma pratiğinden duyulan rahatsızlıktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Gelişmeleri sadece seçim endeksli okuyanların öne çıkardıkları, HDP’yi erken seçimlerde baraj altında bırakma argümanı doğru olmakla beraber, fotoğrafın bütününü yansıtmıyor. Pirsus katliamı, bunların hepsini kapsayan bir MGK operasyonudur ve kesinlikle rejim krizinden bağımsız değildir.

2002’de egemen sınıfların, sallanan rejimi restore etme umuduyla iktidara taşıdığı AKP de rejimin yapısal sorunlarına derman olamadı. T.C.’nin 100. kuruluş yıl dönümüne az bir zaman kala rejimin kolonları yine titremeye başladı, tıkanma aşılamıyor. Siyasal ve ekonomik istikrar mazide kaldı. Gezi ayaklanmasıyla ortaya çıkan ezilenlerin eskisi gibi yönetilmek istememe talebi ve yeniyi arayışı, 7 Haziran genel seçimlerine de yansıdı. Rejim için işler içeride de dışarıda da eskisi gibi yürümüyor. Pirsus katliamı son üç yılda şahit olduğumuz gelişmeler ışığında değerlendirilmelidir.

Patlatılan bombanın etkisi ve yaratacağı tepki, yani oluşturacağı atmosfer Saray tarafından en ince ayrıntılarına dek hesaplandı. Pirsus katliamı, Saray’a -dışarıda- DAİŞ ile ilişkilerini perdeleme, böylelikle uluslararası müttefikleriyle nikah tazeleme ve Suriye’de Kürtlerin kazanımlarını boşa çıkarma fırsatını doğurdu. İçeride, oyalama taktikleriyle geriletemediği ve bireysel kültürel haklara razı ettiremediği Kürt özgürlük hareketini askeri yöntemlerle zayıflatıp masaya oturtma, Batı’da gelişen toplumsal muhalefeti ve öncülerini savaş ortamında ezme ve pasifize etme zeminini hazırladı. Şu anki fotoğraf sömürgeci Türk devletinin muhtemelen-mecburen yeniden karşısında masaya oturacağı Kürt özgürlük hareketinin kolunu kanadını kırma operasyonu gibi görünse de saldırı, ezilenlerin tamamını kapsıyor.

Saray’ın Pirsus katliamından hemen sonra başlattığı topyekûn savaş, kolonları artık çürüyen rejimi dipten, ezilenlerden gelecek deprem dalgalarından koruma hamleleridir; ama aynı zamanda siyasal İslam’ın fiilen yeni yönetim şekline kavuşturulma girişimidir. Dolayısıyla Saray tarafından başlatılan savaş, stratejik önemdedir. Türk devleti, 100. kuruluş yıl dönümüne nasıl girecek? Bütün mesele budur. Erdoğan’ın başını çektiği gerici klik amacına ulaşırsa Türkiye Cumhuriyeti, 100. yıl dönümünü yeni elbisesiyle karşılayacak ve belki de rejim kendisini burjuva gerici düzlemde restore edebilecek. Ezilenler direnir ve bu muharebeyi kazanırsa, rejim krizi devrimci müdahalelerle başka bir noktaya evrilecek. Mesela, Kuzey Kürdistan’da Kürt halkının ilan ettiği özyönetimler, Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yıl dönümüne doğru giderken yayılacak. Sarayın topyekûn savaş ilanına buradan bakmak gerekir.

Saray öncülüğünde yürütülen ve stratejik karakter taşıyan savaşın ezilenler cephesindeki karşılığı hiç kuşku yok ki, geri çekilme değil, topyekûn direniştir. Devrimci-demokrat, ilerici-antifaşist, sosyalist kesimlerin topyekûn mücadele-direniş çağrıları saldırının niteliğinin kavrandığını gösteriyor. Ne var ki, kavramanın-bilmenin pratik politikaya dönüşmesinde ciddi sıkıntılar mevcut.

Halkçı demokratik cephenin, bu cephenin dışındaki siyasal öznelerin, sendikaların, derneklerin ve bunların neredeyse tamamını içine alan barış blokunun çağrıları ve özellikle de devrimci ve komünistlerin rejim krizini derinleştirme perspektifli ortak mücadele ve direniş çağrıları sokaklarda henüz güçlü bir karşılık bulabilmiş değil. Gözaltı-tutuklama furyası, yargısız infazlar, polis şiddeti, askeri operasyonlar, yasaklar karşısında Batı cephesi esasen pasif refleksler gösteriyor.

Türkiye devrim(ciliği)i ile Kürdistan devrim(ciliği)i arasındaki fark, belki de hiç bu kadar göze batmamıştı. Farkın nedenleri var elbette; Türkiye emekçi solundan ve devrimci hareketinden Kürt özgürlük hareketi düzeyinde bir direniş gücü beklemek gerçekçi değildir. Mesele, Türkiye emekçi solunun yapabileceklerini yapıp yapmadığı ve sınırlarını zorlayıp zorlamadığıdır. Topyekûn fiili direniş bir kenara, emekçi sol, yangın yerine dönen Kürdistan’daki vahşetleri sokaklarda teşhir etme pratiğini sergilemede dahi zorlanıyor. En basitinden, “Sınır kapısında bekletilen cenazeler ve katledilen siviller için sokaklara çıkıldı mı?” sorusuna yanıt verememek rahatsız edicidir.

“Normal” zamanlarda değiliz. Süreç çok ama çok daha fazlasını bekliyor emekçi soldan. Egemenler, ezilenlerin öncü bölüklerini ezmek ve sindirmek üzere saldırıyor. Bu koşullarda hala provokasyona gelmeme adına mağduriyet siyasetini taktik politika olarak öne sürenler ahmak değillerse, düpedüz yenilmeyi öneriyorlar. Keza hesaplaşmayı olası erken seçimlere havale ederek darlaştıran parlamenterist yaklaşımlar bilmelidirler ki, sinmenin ve sokaklardan çekilmenin -Batı cephesinde- yaratacağı ruh hali erken seçimlere yansıyacaktır. Geri çekilen bir demokratik cephe 7 Haziran öncesi şahit olduğu kitlelerdeki motivasyonu göremeyecektir.

Saray darbesi bir kez daha kanıtladı ki kazanmanın ve kazanımları korumanın yolu sokaklardan ve dağlardan geçiyor. Büyük bir fırsat ile yüz yüzeyiz, yarın çok geç olabilir. Zemin, barış mücadelesini de, direnişi de büyütmeye elverişli. Türkiye devrim güçleri birleşir ve Kürdistan’a güçlü bir el uzatabilirse rejim krizi istediğimiz noktaya evrilebilir. Başarabiliriz. Sadece iktidar bilinci ve daha fazla cesaret.

* Atılım Gazetesi’nin 28 Ağustos 2015 tarihli 188. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 28 Ağustos 2015, Cuma 13:43
Kategoriler: Haberler, Politika, Serbest Kürsü