Devrimin yolu barıştan geçer

Devrimin yolu barıştan geçer

HATİCE DUMAN-

AKP iktidarı son demlerini yaşamaktadır. Bakur’da “kamu düzeninin” iflas etmesiyle birlikte Türkiye halkları da barışa daha yakınlaşmaktadır. Gezi’yle, Kobanê’yle, Suruç’la birlikte gelişen bilincin toplumsal alanı genişlemektedir.

AKP Hükümeti “Çözüm görüşmeleri” üzerinden Kürt özgürlük hareketini oyalama taktiğinin her daim sürdürülebilir bir politika olduğuna inandı. “Analar ağlamasın”dan başlayan retoriğin toplumsal bir karşılık yarattığı ve AKP’nin buradan bir oy tabanı kazandığı da söylenebilir. Dahası, Kürt özgürlük hareketinin askeri ve siyasi başarıları üzerinden orduyu gerilettiği ve bunun üzerinden iktidarını stabilize etiği de biliniyor.

Buna rağmen, süreci ilerletmeye çalışan öznenin, Kürt özgürlük hareketi olmasının kitleler bakımından uzun vadeli sonuçları da ortaya çıktı. AKP, sistematik olarak bu gerçeği ters düz etmeye çalışsa da Batı’daki ezilen kitleler bu fotoğrafı iyi okudu. Bu hakikatin ezilenlerce görülmesi, yıllardır uzlaşmaz çelişkilerin önüne gerilen perdenin de yırtılması demekti. Ezilenler, Fırat’ın doğu yakasına dikkatlerini verirken, aynı zamanda AKP’nin sınıfsal ve cinsel çelişkilerin yönetilmesi bakımından rolünü görmeye başladı. Nihayetinde AKP Hükümeti uyguladığı bütün politikalarla ezen sınıfın, cinsin ve ulusun temsilcisi rolündeydi. Gezi ayaklanması, bu bilincin gelişimi bakımından, devrim mücadelesinin de önemli bir dönüm noktası oldu. Gezi bu anlamda Fırat’ın her iki yakasındaki suni ayrımları ortadan kaldırarak barışın gerçek anlamda muhataplarını da ortaya çıkardı. Bu, emekçi çözümün toplumsallaşmasıydı aynı zamanda.

Demek ki, çözüm süreci aktüel olarak AKP’nin iktidarını stabilize ederken, stratejik düzlemde Türkiye halklarının devrimci mücadelesinin gelişimine hizmet etti. Nereden bakılırsa bakılsın, AKP iktidarının toplumsal tabanı zayıfladı. 7 Haziran seçimlerinin hemen öncesinde Erdoğan’ın müzakere masasını devirmesinin, Dolmabahçe protokolünü inkar etmesinin nedeni de buydu esasta. Bütün düzen partileri gibi AKP de varoluşunu yüzyıllık inkarcı, sömürgeci sistemden almaktaydı. AKP kaybettiği kanın nedenini anlamıştır, ancak “çözüm süreci”nin toplumda yarattığı bilinç bir kez mayalanmıştı. Halklar, Kürt sorununun çözümüyle birlikte, Soma’da, kadın katliamlarında ve daha birçok meselede AKP’yi hedefledi. Dahası, yolsuzlukta dibe batmış bir hükümet gerçeğinin de farkındaydı. AKP’nin 7 Haziran yenilgisi bu süreçte birlikte kaçınılmaz bir son oldu. Gezi ve Kobanê süreciyle birlikte ortaya çıkan yeni bilinç, HDP’nin başarısını da koşulladı.

Böyle bir sondan sonra Kuzey Kürdistan’da savaş konseptinin devreye girmesi, AKP’nin kendisini kurtarma serüveninin son aşamasıdır. Başka türlü de varoluşunu sağlayamazdı Saray sistemi. Ancak bu son serüvende de AKP öncekinden çok daha büyük bir kayaya çarptı.

Birincisi; Kürdistan’da gelişen savaşın niteliğinin değişmesidir. Kürt özgürlük hareketinin, Rojava deneyimini Kürdistan’a başarılı bir biçimde taşımasıyla birlikte meşru savunmasının toplumsal ayağının örülmesi. 90’lardaki savaş konseptine göre hareket eden orduyu başarısızlığı mahkum etmektedir. Şehir savaşının bu temel üzerinden gelişimi AKP’nin “kamu düzeni” mekanizmasını bozmakla birlikte tipik bir “Suriyelileşme” durumu yaratmaktadır. Gever’de tutuklaması çıkan belediye başkanlarının halk tarafından korunmaya alınması, Bakur’da boy veren demokratik özerkliğin en somut halini yansıtmaktadır. Sömürge valilerinin aldığı kararların bir hükmü kalmıyor Kürdistan’da. Bu anlamıyla, Saray’ın Bakur’u yönetme kapasitesi tükenmektedir.

İkincisi, “Analar ağlamasın”dan “analar doğurduğu şehitlerle gurur duysun”a geçişin toplumsal bir karşılık bulamamasıdır. Zira, kirli savaşta kurban edilen yoksul asker ailelerinin tepkileri çoğalmaktadır. 90’larda asker ailelerinin bu isyanları tekildi. Ancak şimdi isyan büyümekte ve “vatan sağolsun” diyenlerin sayısı azalmaktadır. Saray medyasının dahi bu noktada propaganda kaynağı bulmakta zorlanması ve manipülasyona başvurmak zorunda kalması dikkate değerdir. Dahası “teröre karşı yürüyüşler” adı altında düzenlenen şovenist kalkışmalara da halk itibar etmemekte ve bu yürüyüşlere katılım bir kaç yüzü geçmemektedir. Görüldüğü üzere savaş konseptinin kitle tabanı zayıflamaktadır.

Üçüncüsü, ordu içinde yaşanan kısmi çatlaklardır. Osmaniye’de kardeşinin cenazesinde konuşan Yarbay Mehmet Alkan’ın “Düne kadar çözüm diyenler ne oldu da şimdi sonuna kadar savaş diyor” sorusunun tekil kalmadığı açıktır. Bu sorunun ve cevabının ordu içinde karşılığının olduğu da görülmektedir. Barış Bloku’nun Silvan’daki gözlemlerine göre, askerlerin süreçten tedirgin olduğu ve Silvan İlçe Jandarma komutanının istifa ettiği, ordu içinde yaşananların somutlanması bakımından dikkat çekicidir. Ordu içindeki kısmi çatlağın barış mücadelesine bağlı olarak büyüyeceğini tahmin etmek güç olmasa gerek.

Dördüncüsü ise kurulan seçim hükümetinde HDP’nin iki bakanlıkla dahil olmasıdır. Her ne kadar AKP kendi kadrolarını hükümete yerleştirse de HDP’de olan iki bakanlığın barış mücadelesi bakımından bir mevzi kazandıracağı da ortadadır. Tıpkı parlamento gibi, bu mevzilerin de AKP gerçeğini daha geniş kitlelere anlatmak bakımından önemli bir alan yaratmaktadır.

Bu ortadayken Levent Tüzel şahsında EMEP’in “Savaş hükümetinde yer almayız” çıkışının hakikat karşısında hiçbir kıymeti yoktur. Zira halklar, otuz yıl süren bir savaşta kimlerin ateşten gömleği giydiğini iyi bilmektedir. Dahası mevzilerin kazanılmasında elini taşın altına koymayanların kazanımlar karşısında burun kıvırmaları da kolay olmaktadır. Her gün panzere, kurşuna siper olan halkın temsilcileri savaş hükümetinde yer alacak ama yangından kaçanlar ilkeli devrimciliğe soyunacak! Lafzi “ilkeler”den yaratılan duvarlar olsa olsa yangından kaçışın bahanesi oluyor bu durumda.

Bu genel tablodan dolayı, AKP iktidarı son demlerini yaşamaktadır. Bakur’da “kamu düzeninin” iflas etmesiyle birlikte Türkiye halkları da barışa daha yakınlaşmaktadır. Gezi’yle, Kobanê’yle, Suruç’la birlikte gelişen bilincin toplumsal alanı genişlemektedir. Ancak her dönemde olduğu gibi, Batı’da barış mücadelesi yürüten öznelerin bu süreci iyi okumaları ve rollerini oynamaları gerekmektedir. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün tarihsel çıkışına bakıldığında dahi barışın ancak savaşarak kazanılacağı görülmektedir. Bu, Gezi ve Kobanê ayaklanmalarının barış mücadelesine ve iradesine akması anlamına gelmektedir. Soma’nın, Hopa’nın, kadın isyanının, asker ailelerinin, vicdani retçilerin Ankara’yı kuşatmasıyla gerçekleştirilebilir barış. Savaşı durdurmanın ve buradan birleşik devrimci demokratik devrimi kazanmanın yolu barıştan geçmektedir.

* Atılım Gazetesi’nin 4 Eylül 2015 tarihli 189. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 7 Eylül 2015, Pazartesi 10:19
Kategoriler: Büyüteç, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler