Sımsıkı tut ellerimi

Sımsıkı tut ellerimi

HATİCE DUMAN-

Akdeniz’de kıyıya vurdu çocuk. Son bir bakış atamadan, yüzü koyun bir elvedayla ayrıldı dünyadan. Bu evrende kendine küçücük yer bulamayanların hikayesi mi bu? Yoksa çocuk ölülerinin üzerinden görkemli, güvenli yapıları inşa edenlerin sömürgeci politikalarının en yalın hali mi? “İnsanlığın bittiği nokta” mı, emperyalist kapitalist sistemin bittiğinin resmi mi?

Yıllar önce adını hatırlayamadığım bir film izlemiştim. İtalya’nın yoksul bir sahil kasabasında yaşam mücadelesi veren bir ailenin göçmenleri kurtarma hikayesi anlatıyordu. Göçmenleri kurtarmanın suç olduğu ve hapisle cezalandırıldığı bir ülkede insanlığı savunanların mücadelesi etkileyiciydi. Akdeniz sularında İtalya sahillerine ulaşmak isteyen siyahilerin azgın dalgalardan kendilerini kurtarma çabası trajik sahnelerle verilmişti. İnsan kurtarmanın suç olduğu ülkede mültecileri alenen öldürmekse serbestti.

Bu yasaları uygulayan o İtalya ki, Afrika kıtasında sömürgeci savaşlarla petrolünü, doğalgazını emdi. İtalyan burjuvazisinin bu savaşlarla kasaları dolarken, bu yıkımdan kaçan Avrupa’ya doğru göçe zorlanan halklara “istilacı” gözüyle bakıldı. Kimdi istilacı olan gerçekte? Afrika ülkelerini işgal edip yerli halklara bir avuç toprağı çok görenler mi? Binlerce insanı Akdeniz sularına gömüp aynı insanların kanıyla inşa edilen güvenli şehirlerde huzurla yaşamak isteyenler mi?

Ya Alan’ın hikayesi? Bundan farklı mı? Asya ve Afrika’nın her tarafında NATO’nun başlattığı sömürgeci savaşlarla kıtalar talan edilip insanlar topraklarından ediliyor. Binlerce insan Avrupa’nın, Amerika’nın kapılarına dayandığında ırkçı yasalarla “istilacı”ların önüne kocaman duvarlar inşa ediliyor. Emperyalist küreselleşme sonucunda bütün sınırları ortadan kaldıranlar güvenli şehirleri söz konusu olduğunda sınırların en sağlamını örüyorlar yoksul insanların karşısına. Sonra, Alan’ın sahile vurmuş cesedinin üstüne toplaşarak en değme insanlık derslerini veriyorlar.

Ancak hakikatin üzeri bu kez en değme retoriklerle kapanmıyor. DAİŞ faşizminin vahşetinden kaçan ve onlarca yakınını suda ve bir savaşta yitiren Alan’ın bedeniydi sahile vuran. Nefes borusunu tıkayan, DAİŞ’e destek verenlerin ta kendisiydi. Üstelik bu dünyada çocuklar sadece boğularak değil, sömürgecilerin kurşunlarıyla, bombalarıyla da ölürlerdi. Alan için dünyaya insanlık dersi verenlerin aynı anda çocukları nasıl katlettiklerini çok gördü bu topraklar.

Amed’de polis kurşunuyla katledilen çocuklar da Alan gibi yüzü koyun düşerlerdi yere. Topraklarına son bir kez değdirerek yüzlerini veda ederlerdi dünyaya. Kobanê’den sınırı geçerken tellere takılırdı cesetleri. Sonra telleri aşıp “güvenli” topraklara vardıklarında dayak yerlerdi Ankara metrosunda mendil sattıkları için. Şehrin huzurunu bozanlardı onlar. Bu yüzden kaldıkları parklardan kovulurlardı. Görüntü kirliliği yarattıklarından evleri yakılırdı. Sefahatin kenti Bodrum’da, bir yanında eğlence gırla giderken diğer yanında yüzü koyun çocuk cesetleri elbette bozardı huzuru. Binlerce mülteciyi ağırlamaktan gururlanan Başbakan’ın misafirperverliği de buraya kadardı.

Oysa Kobanê’de çocuklar bir devrimin heyecanıyla kurarlardı gelecek düşlerini. “Motorları maviliklere sürenler”in hikayesiydi gerçekte yaşanan. Ancak çocukların kanından saray inşa edenler, bütün sınırları DAİŞ katillerine açarak, askeri destek sunarak bu gelecek düşüne saldırdılar. Erdoğan tüm dünyaya insanlık dersi verirken, esasında sisteminin, iktidarının bittiği noktaya işaret etti. Zira daha bir hafta önce sarayın ölüm makinaları 7 yaşındaki Baran’ı katletti. Her türlü ağır silahlarla, binlerce ölüm makinasıyla kuşatılan kentlerde, ilçelerde çocuklar vuruldu. Cenazelerinin gömülmesine bile izin verilmedi, buzdolaplarına konuldu.

Yer ve zamanın önemi yok burada. Zamanı biraz geriye aldığımızda Kobanê’ye yaşam taşıyanların yüzü koyun cesetleriyle karşılaşırız. Tıpkı İtalya’da olduğu gibi bu topraklarda da kardeşlik eli uzatmak da yasaktı. Viran şehirlere hayat taşımanın bedeli tahrip gücü bir bombaydı. Sarayların sükuneti için ülkenin her yanına mezar kazınmalıydı. Suyla, bombayla, kurşunla karartılmalıydı çocukların bakışları.

Alan’ın yüreği vatanına, devrim topraklarına gömüldü. Enes, Ceylan, Uğur gibi. Pirsus şehitleri ise bu devrimin tohumlarını attılar kendi topraklarına. Ve SGDF’li gençler ulaştıklarında Kobanê’ye, çocuklar ellerindeki oyuncaklarla gülücükler gönderdiler dünyaya. Bakışları da bir o kadar temiz ve duru. Sömürgeciler timsah gözyaşları dökedursunlar, Akdeniz sularında boğulan siyahi çocukla buluşur karadaki kardeş el. Sınırda nefesi tele takılan çocukların geleceğini savunur binlerce savaşçı. Ki onlar da bu soylu savaşın sonunda Sultanbeyli’de, Dersim’de olduğu gibi yüzü koyun yatarlar kanlar içinde. Ama geleceğin yolu bir kez çizilmiştir. Ondan dolayı kuşatmalarla yarılamıyor kentlerin direnişi. Kobanê, Cizre, Varto… Filistin, Tamil, Libya… Çocuklar ve dün çocuk olanlarla birlikte kuruluyor bu dünya. Rojava’da “motorları maviliklere gömdük”. Kimsenin gücü yetmeyecek, çıkaramayacaklar yerlerinden motorları.

* Atılım Gazetesi 11 Eylül 2015 tarihli 190. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 14 Eylül 2015, Pazartesi 15:27
Kategoriler: Haberler, Kardeşçe, Makaleler, Politika