Paramaz ve hakikat

Paramaz ve hakikat

BERKİN PİR –

Nejat’ın Paramazlaşmasının kaçınılmazlığı, birçoğumuzu buralara getirirken aynı zamanda özyönetimlerle sağlanacak farklı bütünsel hakikatlere; Cizre’ye, Nusaybin’e, Beytuşşebap’a, Batıya, emekçi semtlerimize, daha doğrusu direnişin merkezi olan ayağını bastığın her yerde gerçekleşecek bir reddiyeye çağırıyor. Dönüyor, dolaşıyor yine aynı yere çıkıyoruz: Hayalgücü İktidara!

Bu satırlar Nejat’ın ölümsüzlüğe kavuştuğu özgür Rojava’dan; gündeliğin masallara, hayalgücünün hakikate dönüştüğü topraklardan yazılmakta. Nejat eylemiyle kendisini tanıyan/tanımayan birçoklarımızı büyüleyerek aramızdan ayrılalı bir yıl oldu. Şimdi o, her gün isimlerini başka yüzlerde işitip gözlerine duvarlarda, cadde direklerinde, yakalardaki rozetlerde baktığım, anılarının önünde saygıyla eğildiğim bütün Rojava şehitleri gibi bu toprakların masalsı kahramanlarından biri. Yanlış anlaşılmasın, bu yazının amacı Nejat’ın mirasını aşacak -ve bu anlamıyla ondan uzaklaşacak- ulvi, aşkın güzellemelerle bezenmiş takvimsel bir anma amacında değildir. Bu anlamda hikayemizin ‘kahraman’ı, hayatın ona sunmuş olduğu bütün imkanları büyük bir yüce gönüllülükle elinin tersiyle itip -ki Nejat genelde hep çulsuzdu ve diplomasını boynuna kravat olarak dolaması ezelden beri onun için ihtimaller dahilinde değildi- destansı misyonunun bir gereği olarak keleşine sarılarak Miştenur’da çetelerin üzerine atılan Paramaz değildir. Hikayemiz, sıradan bir gencin, sıradan çelişkilerini hakikat düzlemine taşıma iradesiyle gerçekleşen bir özgürleşme pratiğidir. Bizleri büyülemesi ise sürekli bir mutsuzluğun ve umutsuzluğun örgütlendiği bir sıradanlığın içinde payımıza düşenlerle sürüklenip, savrulup, hesaplaşmaya çalışırken, Nejat’ın Miştenur’dan birçoğumuzu farklı yerlerimizden yakalayıp gerçekliğimizin kalbine düşürdüğü koca bir hakikat sorusudur. İşte tam da bu anlamda anlatılan benim olduğu kadar senin hikayendir.

ÇADIRKENTTE BİR DURAK

Tekel işçileri özlük haklarını talep etmekten almaya doğru bir hamleyle dört bir yandan Ankara’ya geldikten sonra sendikal bürokrasinin sinsi varlığının özündeki ideolojik kimliği ve devletin ceberutluğunu daha somut bir şekilde görmüş, tanımış; şiddeti altında ezilmiş, karşı koymuş, direnmiş ve bu toprakların en kurucu, en devrimci deneyimlerinden birine imza atarak Sakarya’nın sokaklarında bir çadırkent inşa etmişti. Evimiz çadırkent olmuş; kapitalizmin mülkiyetçi, rekabetçi, yalnız, mutsuz bireyler toplamına dayanan, giderek daha fazla boğulduğumuz toplum kurgusunun içerisinden çıkan, gerçekten nefes aldığımızı hissettiğimiz bir “göğe bakma durağı”mız olmuştu. Başkentin ortasında tutulan bu alan, bizlere üzerimizde verili bulunan kurgular bütününün hükmünün geçerli olmadığı, yerine dayanışmacı kolektif değerlerin belirleniminde kurulan bir zamansallık sunmaktaydı. Hele şu yüklerimizden bir sıyrılalımdı. Bunun için bir çadır, bir soba, bir de demlik yeterdi. İşte orada, Ankara’nın buz gibi havasına inat devam eden direnişimizde derme çatma çadırların içinde kurulan sobalar etrafında bizleri toplayıvermişti; işçisinden öğrencisine, işsizinden entelektüeline, memurundan evsiz bir şarapçıya, atık kağıt işçisinden akademisyenine, senden bana, bir de Nejat’a… Tokat Erbaa çadırında, Amed’li işçilerle birlikte sabahladığı bir günün sonrasındaki sohbetimizde sobanın etrafındaki bileşenlerin çeşitliliğini şaşkınlık, hayranlık, heyecanla anlatmıştı. Bir atık kağıt işçisiyle hali vakti yerinde bir ‘entel’in, o düzlemin içerisinde birbirlerinin gerçekliklerine bizim burada tanımlarken bile kullandığımız ‘verili sınırlamaları’ aşan bir yalınlıkla yaklaşmalarının kıymeti, belki de aynı esnada Kadıköy sokaklarındaki bir atık kağıt işçisinin, toplum sahnesinin görünmez bir dekoru misali eğlenen kayıtsız bir kalabalığın arasından depozitolu bira şişelerini toplaması gerçeğinde anlam kazanıyordu. Farklı mağduriyetler onurla sahiplenilen ortak bir reddiyeye ve eşzamanlı kurulan bir hakikat zamansallığına dönüşüyordu.

Tekel direnişi, sınıfsal bir hareketin bu yanıyla öznelleştiği bir özgürleşme pratiğiydi. Bu topraklar, öncesinde ve sonrasında yukarıda vurguladığımız yanlarıyla başka hakikatlerini yarattı elbet. Nejat, kendisini tanıdığım on yıllık zaman zarfı içerisinde olanaklarını hep bu tür pratikleri çoğaltmaya/yaratmaya dair zorladı; denedi, kurdu, yenildi, bir daha denedi. O hiçbir zaman bu tür pratiklerin kıyısında köşesinde yer almadı, hemen hepsini kendi pratiği eyledi. Bu uğurda kah toplantılardan kovuldu, kah ‘provokatör’ oldu, kah cesurca öne atılarak yüzleri ardına kattı, kah o yüzlere küstü, kah muzip gülüşüyle biz dostları ve yoldaşlarına yeniden umut oldu. Bir derdi vardı: O bir ‘Boğaziçili’ olarak tersane kapılarında işçileri greve çağırırken veya Kadıköy sokaklarında dolanırken yanından geçen bir atık kağıt işçisiyle arasındaki bütün verili kalıpları yıkmak istiyordu. Bunun olanaklarına dair bir “kopuş” onun için hep ihtimaller dahilindeydi. Ve nihayetinde teoriyi pratiğine içkin kılan, her daim devrime yoğunlaşmış o güzel aklını bedenine katıp Rojava devrimine katıldı.

ROJAVA, HAKİKATİMİZ

Nejat, MLKP savaşçısı Paramaz Kızılbaş oldu, Kobanê direnişinin tarihi bir anında henüz kendi kopuşunu gerçekleştirmeden önce ekmeğini İstanbul sokaklarındaki çöplerden çıkaran YPG’li Mazlum Tekman’ın sırtında şehit düştü. Mazlum, Paramaz’ın ardından yayınladığı mektubunda senelerce Kadıköy sokaklarında atık kağıt topladığını, Paramaz’la orda karşılaşamamış olmalarını tesadüfi bir mümkünlük düzeyinde aktarmıştı. İşte hikayemizin düğümlendiği yer de tam burasıdır. Yukarıda anlatılmaktan istenenlerin hepsi, Paramaz’ı delip geçen kurşunun Mazlum’da saplandığı andan ibarettir. Hakikat, Miştenur Tepesi’nde Paramaz’ın kanının Mazlum’a karışması kadar yalın ve nettir. Bu anlamda Nejat’la Mazlum, yan yana gelme ihtimallerinin uykularını kaçırdığı egemenlerin toplum kurgusu içerisinde birbirlerine hep teğet geçerler. Belki de daha önce kaç kez geçmişlerdir, bilemeyiz. O halde hakikat, ne mutlak ne de aşkın bir gerçeklikten ibarettir. Gündeliğin tahakkümcü kalıplarının içinden çıkacak, bizlerin kurucu bir özne olarak yakaladığı ölçüde özgürleşeceğimiz bir an’ın inşasıdır. Bu sebeple, Paramaz’la Mazlum’un karşılaşmalarının mümkünatları, aynı sokakları arşınlamalarında değil, umutsuzluğun reddiyesinde başlar, hakikatimiz Rojava’da gerçekleşir.

Nejat’ın deyimiyle “Komünizm bir daha bir olanak olarak tarih sahnesine çıkacaksa, ezilenlerin mevcut anlam dünyası üzerine kurulu başka bir zamansallığı inşa etmek durumunda; başka bir bütünsel hakikat, başka bir anlatı elzem, hem de gündeliğin içerisindeki pratiklere, performanslara dayanacak.”

İşte devrimimiz, kahramanlarımızın masallarıyla taşını toprağını aydınlattığı Rojava’da, emeğin ve adaletin özgürleştirdiği bir hakikat olarak karanlığa ve gerici faşizme karşı kendini inşa etmeye devam ediyor. Nejat’ın Paramazlaşmasının kaçınılmazlığı, birçoğumuzu buralara getirirken aynı zamanda özyönetimlerle sağlanacak farklı bütünsel hakikatlere; Cizre’ye, Nusaybin’e, Beytuşşebap’a, Batıya, emekçi semtlerimize, daha doğrusu direnişin merkezi olan ayağını bastığın her yerde gerçekleşecek bir reddiyeye çağırıyor. Dönüyor, dolaşıyor yine aynı yere çıkıyoruz: Hayalgücü İktidara!

* MLKP savaşçısı/Rojava

** Atılım Gazetesi’nin 9 Ekim 2015 tarihli 193. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 15 Ekim 2015, Perşembe 14:57
Kategoriler: Güncel, Haberler, Sizlerden