Yüksekdağ: Yeni yaşamın önündeki engel AKP, Saray ve savaştır

Yüksekdağ: Yeni yaşamın önündeki engel AKP, Saray ve savaştır

HDP Eş Genel Başkanı Yüksekdağ, “Büyük insanlık büyük barış” şiarıyla girdikleri seçim sürecini ETHA’ya değerlendirdi. Yeni yaşamın inşası için öncelikle barışın kazanılması gerektiğine vurgu yapan Yüksekdağ, “Yeni yaşamın inşasının önündeki en önemli engel AKP, Saray ve savaştır. Bu üçünden kurtulmamız lazım. 1 Kasım’da kurtulacağız” diye konuştu.

SEMİHA ŞAHİN- [ETHA]

ANKARA– Halkların Demokratik Partisi (HDP), 1 Kasım seçimlerine hazırladıkları bildirgeyle start verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP, 7 Haziran seçim iradesini tanımadı halklara savaş ilan etti. Savaş ilanının odağında önceki seçimlerde olduğu gibi yine HDP duruyor.

Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, 1 Kasım seçimlerine giderken yaşanan süreci, seçim bildirgesini ve halklara savaş ilanı gerekçesi yapılan özyönetimleri değerlendirdi. ETHA’ya konuşan Yüksekdağ, 1 Kasım seçimini “dayatılmış seçim” olarak tanımlarken, “1 Kasım seçimlerinde ya diktatörlük kazanacak, ya demokrasi” vurgusunu yaptı.

Kürt illerinde sandıkları taşıma kararının YSK tarafından iptal edilmesinin doğru ama eksik bir karar olduğuna dikkat çeken Yüksekdağ, Erdoğan’ın kararı eleştirmesine yanıt verdi; “Çelişkiye, bakın ki seçilmiş cumhurbaşkanı, seçilmişliğiyle övünen cumhurbaşkanı, beş darbeci generallin faşist zihniyetinin bile gerisine düşmüş durumda” dedi.

“Yeni yaşam” inşası için önce barışın kazanılması gerektiğine vurgu yapan Yüksekdağ, “Yeni yaşamın inşasının önündeki en önemli engel AKP, Saray ve savaştır. Bu üçünden kurtulmamız lazım. 1 Kasım’da kurtulacağız. İki SS’i aşmayı başarabilirsek, yeni yaşamın inşası çok hızlı gerçekleşecektir” diye konuştu.

Seçim bildirgesinde yer alan “Büyük insanlık, büyük barış” ve özyönetime dair sorulara HDP Eş Genel Başkanı Yüksekdağ şu yanıtları verdi:

1 Kasım Genel Seçimi’ne özel bir dönemde giriyoruz. Bu seçimin nasıl bir anlamı var?

Öncelikle bu seçim dayatılmış bir seçimdir. Saray iktidarının diktatörlükte ısrar etmesini tanımlar. 1 Kasım seçimleri tekrar bir seçim ve sarayın müdahalesiyle gündeme gelen bir seçim. Tek parti, tek adam diktatörlüğünün dayatılmasını tarif eder. Sandık sadece enstrüman olarak kullanılıyor. Sandık görsel kılıf olarak kullanılıyor, AKP ve Saray için retorik anlamı taşıyor. Sandıktan diktatörlük çıkarmak istiyorlar. Bu nedenle 1 Kasım seçimleri en genel anlamıyla şu anlamı taşıyor: Ya diktatörlük kazanacak, ya demokrasi kazanacak. 1 Kasım seçimleri özgürlükle esaretin, demokrasiyle diktatörlüğün karşı karşıya geldiği seçimdir.

7 Haziran seçimlerinden bugüne yaşanan bir mücadeleye tanık oluyoruz. Bir taraftan toplumumuza esaret, sömürü dayatılıyor, tekçilik ve savaş dayatılıyor. Diğer taraftan Kürdistan’da büyüyen bir özgürlük mücadelesi var. 7 Haziran seçim sandıklarında da yansıdığı gibi, aslında bir demokrasi kültürü ve bilinci de gelişiyor. 7 Haziran’dan bu yana bir çarpışma yaşanıyor, 1 Kasım seçimleri de bu çarpışmanın sonuçlarını gösterecek.

Bizler, dayatılmış seçim sandıklarında demokrasinin galip çıkmasını başarmaya çalışacağız. Özgürlüklerin galip çıkmasını başarmak için çalışacağız. Sadece 1 Kasım gününden itibaren ortaya çıkacak sonuçtan ibaret değildir. 1 Kasım sonrasında da özgürlükle esaret, demokrasiyle diktatörlük arasındaki mücadele sürecek.

ERDOĞAN’IN AÇIKLAMALARI ÇOK TEHLİKELİ

1 Kasım Genel Seçimi olacak mı olmayacak mı hala tartışılıyor. YSK sandıkları taşıma kararını reddetti. İçişleri Bakanı bunun tartışmalı olduğunu söyledi. Hükümetin bu karar sonrası tutumu ne olabilir sizce?

Öncelikle YSK bu kararı oy birliğiyle almalıydı. Doğru ama eksik bir karardır. YSK’nın verdiği karar ’82 darbe Anayasası’na uygun olarak verilmiştir. ’82 darbe Anayasası, faşist bir anayasadır. Biz bu anayasayı demokratik bir şekilde değiştirmek istiyoruz. Memleketteki faşist anlayış öyle bir noktaya gelmiş ki ’82 darbe Anayasası’nın az buçuk demokratik kırıntılarına bile tahammül gösteremiyor. Anayasayı yapan darbeci generaller seçilmeden göreve gelmişlerdi, darbe günlerinde anayasayı yaptılar. İnsanlar darbe koşullarında sandığa gittiler. Aradaki çelişkiye, ironiye bakın ki seçilmiş cumhurbaşkanı, seçilmişliğiyle övünen cumhurbaşkanı, 5 darbeci generalin faşist zihniyetinin bile daha gerisine düşmüş durumda. Cumhurbaşkanının açıklamalarını Türkiye’deki tekçi faşizan algının çok tehlikeli ve kabul edilemez dışa vurumu olarak görüyorum. Aynı zamanda tehdit var. “Doğabilecek sorunların sorumluluğu YSK’dadır” diye tarif etti. Bu, aynı zamanda YSK gibi hakem kuruluşun da cumhurbaşkanlığının tehdit ve müdahalesiyle yönetilmeye çalışıldığını gösteriyor.

1 KASIM SONRASINDA DEVRİMCİ POZİSYONA İHTİYAÇ OLACAK

Peki 1 Kasım sonrası, bizi darbe rejiminin yerleşmesi durumu bekler mi?

1 Kasım seçimlerinde tablo değişmeyecek. Hatta AKP’nin daha geriye düşeceğini söyleyebilirim. Daha keskin bir hesaplaşma kavgasına girişebilirler. Bütün Türkiye halkının bunun karşısında cesaretli ve sağlam duruş sergilemesi gerekir. 1 Kasım seçimlerinden sonra saray çok büyük savaş ilanıyla karşımıza çıktığında, artık kıyıda köşede duranlar, duracaklarını sananlar da kendilerini silkeleyip, derin bir nefes alıp daha güçlü bir cesaret sergilemek zorundalar. Bunu çok net söyleyebilirim. Çünkü artık kader seçimi olacak.

1 Kasım seçim sonuçlarında yenildiğini gören Saray ve AKP, daha büyük savaşa ve daha açık bir darbeye giriştiğinde bütün siyasi dinamiklerin, toplumsal kesimlerin bu saldırı karşısında daha cesaretli bir duruş sergilemesi ve demokratik devrimci bir pozisyon alması gerekir. Ben o nedenle, 1 Kasım seçimlerinden sonra demokrasi mücadelesinin radikal demokrasi tutuma ihtiyaç duyduğunu çok net söyleyebilirim. Bir devrimci demokrasi tavrının geliştirilmeye ihtiyaç vardır. Demokrasiye inanan kim olursa olsun görüş açısı, felsefesi, ideolojik aidiyeti birbirinden farklı olabilir. Ama demokrasi ortak paydasında radikal olmak zorundadır. Bu, çok net.

‘BARIŞ CESARETİNİ GÖSTERMEYE DEVAM EDECEĞİZ’

Partinizin seçim sloganı “İnadına barış”. AKP Genel Başkanı Davutoğlu “Ankara’ya doğru konuşmak Türkiye’de mümkün. Cesaretleri varsa bunu Kandil’e de söylesinler” diyor. Ne diyorsunuz bu açıklamaya?

Bizim hiçbir zaman cesaret sorunumuz olmadı. Bunu kanıtlamaya, ispatlamaya da ihtiyacımız yok. Davutoğlu, HDP’nin kimyasını çözmeye çalışıyor bir taraftan. Anlayamıyor yani. Ama 1 Kasım seçim sonuçlarına baktığında anlayacak. Bizler savaşta ısrar edenlere karşı “İnadına barış” diyoruz. Bu zamana kadar savaşta ısrar edenin, sonuna kadar savaş diyenin, AKP ve cumhurbaşkanı olduğunu biliyoruz. Bütün Türkiye biliyor zaten. Sonuna kadar savaş diyen Kandil değildi, benim bildiğim. Hala da duymadım. Kandil daha yakın zamana kadar iki taraflı ateşkese hazır olduğunu, kalıcı barışa dönüşmesi için karşılıklı görüşmeye ve uzlaşmaya açık olduğunu söyledi. Sonuna kadar savaş diyen, gerekirse yurdun her evladını feda ederiz diyen Davutoğlu ve Saray’dır. Biz o nedenle savaşta ısrar edenlere karşı inadına barış diyoruz. Bu cesareti gösterdik, göstermeye devam edeceğiz.

‘KAYNAK SARAY FONUNDA’

Daha önceki seçim bildirgesinde 1800 TL olarak açıkladığınız asgari ücreti bu kez 2000 TL’ye yükselttiniz. ‘Kaynak nerede?’ eleştirisi gelmişti bildirgeye?

Önce Saray’ın kaynak fonuna baksınlar, kaynak yok diyenler. 542 milyon TL Saray’a ayrılan açık kaynak vardır. Yani bilinen. Örtülü ödeneğin kaç milyon TL veya milyar TL olduğunu bilmiyoruz. Ama biz kaynağın nerede olduğunu çok iyi biliyoruz. Saraya ayrılan kaynağı halka kanalize ettiğimiz koşullarda bizim söz verdiğimiz icraat kalemlerini düzenli finanse ettiğimiz bir gelire sahip olacağız.

İkincisi, Türkiye’de hor kullanan ve tüketilen milyarlarca liralık harcama kalemleri var. Adalet uçurumu o kadar derinleşti ki, en dipte olanlar var bir de en tepe olanlar var. Bu adaletsizliği ortadan kaldırmak gerekiyor. Bu adaletsizlik çok büyük sosyal çürüme yaratır. Kendisine muhtaç, bağımlı haline getirdiler. Hak olanı sadakaya dönüştürdüler. Sadakayı isterlerse veriyorlar, istemiyorlarsa vermiyorlar. Adalet ve sosyal hak, insan hakkı kimsenin tekelinde değildir ve kalamaz. Biz bunu kamunun, toplumun hizmetine sunacağız.

Geçen dönemde Diyanet’in Mercedesi ile niye uğraştık diye dert etmişlerdi. Cumhurbaşkanı ve onun başbakanı işi gücü bırakmış, Diyanet’e eleştirilerimizi dillerine dolamışlardı. Ama hayat her gün bizleri doğruladı. Birkaç gün önce haberler çıktı, Diyanet’in sehven, yanlışlıkla milyonlarca lira kaybedilmiş. Kim kaybetmiş, nerede kaybedilmiş bilmiyoruz. Çok ciddi yolsuzluk, tüketim savurganlığı siyaseti uygulanıyor. Bunların her birinin önüne geçmemiz lazım. Bizler; toplumsal zenginliği, adil ve hak edene dağıtma programı ortaya koyduk. Kimseye bir şey lütfetmiyoruz. Kim ne hak ediyorsa, onu vermeyi başaracağız.

‘ÖZYÖNETİM PARTİMİZİN PROGRAMIDIR’

Partinizin programında yerel demokrasi, doğrudan demokrasi var. Son seçim bildirgesinde özyönetim de geçiyor. Kürdistan’da bir pratik yaşanıyor. Ama batı açısından karşılığı var mı özyönetimin?

Özyönetim bütün Türkiye’nin yerel yönetim modelidir. Metropollerden tutalım da en ücra yerdeki kasabaya, köye varıncaya kadar karşılığı vardır. Halkın doğrudan yönetime katılım kanallarını ve mekanizmasını tarif eder özyönetim. HDP son yerel seçimlerde kampanyasını “Kendimizi de kentimizi de biz yöneteceğiz” şiarıyla yaptı. Özyönetim budur. Bugün Kürt ilerinde savunulan program tastamam partimizin programıdır. İki yıl önce savunduğumuz programın izdüşümüdür.

Özyönetim siyasi ve sosyal yaşamın demokratik bir biçimde düzenlemesi anlamına gelir. Yerel yönetimlerin reformdan geçirilmesidir. Valilerin, kaymakamların seçimle işbaşına gelmesidir. Makro siyasetin konusu olarak düşünülmesin. Günlük yaşam içindeki insanların ihtiyaçları olarak ortaya çıkmıştır. Ankara’da yaşıyorsunuz, ama Ankara’yı yöneten validen habersizsiniz. Merkezden atanır, istesen de istemesen de senin günlük yaşamını bu şahıs yönetecek denir. Valiliğin sorumluluğu kendisinin yönettiği insanlara karşı sorumluluk değildir. Valilinin sorumluluğu, yükümlülüğü kendisini atayanlara karşı olursa, kendinin yönettiği kentinde yaşayan insanlar umurunda olur mu?

Biz şimdi Ankara’da yaşayan halkımıza diyoruz ki, sizi kentinizi, yaşadığınız sokaklarınızı, yaşadığınız her yere dair söz söyleyen insanı sizin tanımaya hakkınız var. Seçmeye hayli hayli hakkınız var. Valiler seçilsin, kaymakamlar seçilsin, bunun önünde hiçbir engel yoktur.

Özyönetim, öncelikle yerel yönetimlerin demokratik biçimde oluşturulması, seçme ve seçilme hakkının güvence altına alınmasıdır. İkincisi, tüm yerellerde halkın yönetime katılabilmesinin kanallarının oluşturulmasıdır. Bazı deneyimler vardır, hepsi HDP, DBP belediyesi değildir. Örneğin bazı belediyelerde il meclislerinin dışında kent konseyleri var. Kendi yaşam alanlarını düzenleyebiliyor. Biz diyoruz ki bu münferit örnekleri ve sadece Kürdistan’la sınırlı kalan örnekleri bütün Türkiye’ye yayalım. Kadın meclisleri kurulsun, gençlik meclisleri kurulsun. Ekoloji, temizlik, sağlık, eğitim meclisleri kurulsun. Bunların her biri insanların günlük zaruri ihtiyaçlarıdır. İnsanlar bu alandaki icraya katılsınlar. Hem kendilerini katsınlar, üretsinler, aynı zamanda merkezi yönetime katılsın yaşadığı alanda. Demokrasinin temeli budur.

Türkiye’ye baktığımızda bu ihtiyacın ne kadar kritik bir noktaya geldiğini göstermesi bakımından sayısız örneği var. Eğer özyönetimin olursa, Karadeniz’e beton yollar yapılmaz Yeşil yol adıyla. HES’ler kurulamaz, enerji ihtiyacı halkın gerçekçi çözüm tedbirleriyle karşılanır, Yırca’da zeytinlikler yakılıp sökülmez. Ağaca, dereye düşman bir siyaset güdülmez. Hepsinden önemlisi de dereyi, ağacı, ormanı yani doğayı bilmeyen bir nesil yetişmez.

‘BEDENİNİ, ONURUNU SAVUNAN SUÇLU İLAN EDİLEMEZ’

Kadın bildirgesinde özsavunmamızı örgütleyeceğiz diye bir ifade var. Bunu nasıl anlamak gerekir?

Özsavunma insanın öz hakkıdır. Mahallesini koruduğu için, evini koruduğu için, bedenini koruduğu için hiçbir halkı ve insanı suçlayamazsınız. Bizim çıkış ilkemiz budur. Evini, mahalleni, işyerini, bedenini, onurunu, haysiyetini savunuyorsan kimse seni bu savunmadan dolayı suçlu ilan edemez. Bizim özsavunma anlayışımız ve siyasetimizde bu ilke güvence altına alınacak.

Bir kadının kendisini tecavüze, tacize, öldürmeye kalkışan erkeğe karşı kendini savunma hakkı meşrudur. Yasalar karşısında bunu güvence altına alan bir tutum gösterilmelidir. Yargıda bunun tersi örnekleri mevcut. İki kadın, kendilerini öldürmeye karşı erkeği öldürdüğü için ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırılıyorlar, meşru savunma olmasına rağmen. Kadını öldüren erkeğe indirim uygulanıyor. Ama kendini öldürmeye gelmiş erkeği öldürdüğü için ağırlaştırılmış müebbetle cezalandırıyor yargı. Bunu tersine çevireceğiz.

Eş yaşam diye bir kavram kullanıyorsunuz. Neyi kastediyorsunuz?

Bölüşmektir her şeyden önce. Kadın özgürlüğü anlayışına bağlı olarak yaşamın, siyasetin, hukukun eğitimin, sağlığın, yaşama, topluma dair aklımıza ne geliyorsa, kadın ile erkek arasında bölüşülmesidir. Bölüşüme, paylaşıma dayanan yeni bir kültürün yaşanmasıdır. Biz toplumda böyle bir kültürün yaşam bulması için siyasette eşbaşkanlık sistemini öncü model olarak uyguluyoruz. Bütün kademelerde eşbaşkanlık uygulayarak, eş yaşam, eşit yaşam kültürünün önünü açacağız diyoruz. Kastettiğimiz şey özgür toplumdur.

‘YENİ YAŞAMIN ÖNÜNDEKİ ENGEL SARAY VE SAVAŞTIR’

7 Haziran öncesinde, yeni yaşam ve inşası vurgusu çoktu. Bu seçimlerde nasıl ele alacaksınız bu inşayı?

Bugün yeni yaşamın inşası her şeyden önce barışın kazanılmasından geçiyor. Yeni yaşamın inşasının önündeki en önemli engel AKP, Saray ve savaştır. Bu üçünden kurtulmamız lazım. Kurtulacağız da 1 Kasım’da. HDP olarak her barajı aştık, her barikatı geçtik. Bu engeli de geçeceğiz. Yeni yaşamın önündeki en büyük engel Saray ve savaştır. İki SS’i aşmayı başarabilirsek, yeni yaşamın inşası çok hızlı gerçekleşecektir. Yeni yaşamın inşası derken, insanlar bunu çok uzakmış gibi görüyor. Ama ben çok büyük inançla söyleyebilirim, bu engelleri aştığımızda yeni yaşam inşası çok hızlı ve nitelikli biçimde gerçekleşecek. Yeter ki bu engeli aşmayı başarabilelim.

Türkiye toplumu ve Kürdistan halkı bu dinamikleri biriktirdi. Bakın yeni yaşam inşasını bu kadar ağır savaş içinde yapıyoruz. Bölgedeki özyönetim ilanları nedir ki, yeni yaşam inşasıdır. O kadar halk inisiyatifi kuruldu, inşa ediliyor. Bugün bölgede kazanılmış düzey var. Biz bunu, Türkiye toplamında güce, inşaya dönüştüreceğiz. Toplamdaki demokratik birikimimizi iki SS’in barajını aştıktan sonra güçlü bir inşaya ve pratiğe dönüştürme olanağına sahibiz. Bizler o nedenle 1 Kasım seçimlerinden sonra artık bir şeylerin bitmesi, yeni yaşamın başlaması gerektiğini çok iyi biliyoruz. Bildiğimiz, inandığımız şeyleri uygulama gücüne dönüştüreceğimize inanıyoruz.

* Atılım Gazetesi’nin 9 Ekim 2015 tarihli 193. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 15 Ekim 2015, Perşembe 15:04
Kategoriler: Güncel, Haberler