“Belki Esed’le gidilme diye bir şey” ya da bir çuvallama öyküsü

“Belki Esed’le gidilme diye bir şey” ya da bir çuvallama öyküsü

SONER ÇİÇEK-

Erdoğan, 23 Eylül’de Moskova’ya yaptığı ziyaretin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlarken “Geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme diye bir şey olabilir” dedi. Bu, zaten içten içe çürüyüp koflaşan Türkiye’nin Suriye politikasının iflası anlamında bir dönüm noktası oldu. Süreç bundan sonra artık sadece Erdoğan ve AKP’nin Suriye siyasetinin iflasıyla, almak istediklerini alamamasıyla değil, elindekileri de kaybetmesi ile de karakterize olacaktır.

Son birkaç aydır, Cizre’den Ankara’ya kadar katliamcı politikalarla ‘içerisi’ kan gölüne dönerken, bölgede çarpıcı gelişmeler yaşanıyor. Saray diktatörlüğü, içte kanlı siyasetiyle faşist devlet aygıtını ezilenlerin, özgürlük talebiyle sokağa çıkanların üzerine sürerken, Suriye eksenli ‘dış politika’da çuvallamaya devam ediyor. Erdoğan ‘içeride’ başkanlık hevesleriyle hem oyun kurucu, hem kaptan, hem teknik direktörlüğe soyunurken, ‘dışarıda’ -ve özellikle Suriye’de- adeta oyun dışında.

Bu gerçeği yakın dönemin gelişmelerine bakarak anlamak mümkün…

Eylül başlarında, Rusya fiilen Suriye cephelerinde boy göstermeye başladı, “ben de varım” dedi. Üç askeri kargo uçağının Lazkiye’ye inişiyle başlayan ve Tartus deniz üssünün yanı sıra Lazkiye’de de hava üssü edinme çabalarına varan Rus hamlesi karşısında ABD ve NATO, Rusya’nın Suriye’deki adımlarından rahatsız olduğunu bildirdi ve fakat Ukrayna krizinin ardından ‘Suriye hava sahasında Rusya ile ABD güçleri arasında yanlış anlamaları ve çakışmaları önlemek’ adına ilk kez askeri diyalog kapısını da aralamış oldu.

Erdoğan, 23 Eylül’de Moskova’ya yaptığı ziyaretin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlarken “Geçiş sürecinde belki Esed ile gidilme diye bir şey olabilir” dedi. Bu, zaten içten içe çürüyüp koflaşan Türkiye’nin Suriye politikasının iflası anlamında bir dönüm noktası oldu.

4 Ekim’de Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erdoğan’ın Brüksel’e yaptığı ilk ziyaret ise Suriye politikasında bir çeşit ‘iflas anlaşması’ ile (konkordato) sonuçlandı. Öyle ki, Belçika Hükümetinin ziyarete sıcak bakmadığı, Belçika’da hükümet ortağı Yeni Flaman İttifakı’nın milletvekillerinden Peter de Roover’ın, Erdoğan’ın Belçika Kralı tarafından kabulünün diplomatik teamüller gereği olduğunun altını çizerek, “Bu, Belçika’nın Erdoğan ve partisini desteklediği anlamına gelmiyor” dediği, hatta Erdoğan’ın Türk seçmenlerle buluşmak için talep ettiği salonun Belçika Hükümeti tarafından tahsis edilmediği, ziyaretin perde arkasından yansıyan gerçeklerden bazılarıydı. Ayrıca görüşmelerde Erdoğan’ın diplomasi diline pelesenk ettiği “güvenli bölge” önerisinin, artık bir mevta haline geldiği de anlaşıldı. Şüphesiz bu ziyaret vesilesi ile açığa çıkan diğer bir şey de AB sermayesinin başlıca sözcülerinin hem içerideki hem bölgedeki gerilimden dolayı Türkiye pazarından uzaklaşma eğilimini ifade eden demeçleriydi. Bu da, tüm bu tablonun tamamlayıcı bir öğesi oldu.

Erdoğan Brüksel’de bu iflas tablosu ile yüz yüze iken, Rus savaş uçakları iki günde ikinci kez Türkiye hava sahasını ihlal ediyordu. Daha önce, iç savaşla boğuşan Suriye’nin savaş uçaklarını, ihlal gerekçesiyle ‘angajman kuralları’ çerçevesinde tereddüt etmeden düşüren Türkiye’nin, Rusya karşısında tepkisi ‘hiç yakıştıramadım’ın ötesine geçmedi! Angajman Rusya’ya sökmedi!

Bunu izleyen günlerde ABD’nin ‘eğit-donat’ projesinden vazgeçtiği, Suriyeli ılımlı muhaliflerin Ürdün, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde eğitilerek silahlandırıldığı 500 milyon dolar bütçeli eğit-donat programının iptal edildiği haberi dünya basınında geniş yer buldu. Türkiye’nin de işbirliği yaptığı bu projenin iptali, Erdoğan-Davutoğlu’nun Suriye politikasının bu kulvarda da boşa düştüğünün göstergesi oldu.

Ne var ki, kendi başına bir başarısızlık itirafı olarak görünen bu iptal kararı onun hemen ardından yapılan bir başka açıklamayla anlam kazandı: Suriye’de Arap, Kürt, Süryani, Asuri ve Türkmenlerden oluşan 13 askeri ve siyasi güç, “Demokratik Suriye Güçleri” adı altında bir araya geldiğini duyurdu. Zira Obama, daha 3 Ekim’de Beyaz Saray’da yaptığı açıklamada eğit-donat programının planlandığı gibi işleyemediğini belirtmiş, “Bazı Kürt topluluklarıyla çalışarak bunu geliştirmenin yollarını arayacağız” demişti.

Şüphesiz ‘Demokratik Suriye Güçleri’ daha büyük fotoğraftan bakıldığında, aynı zamanda Rusya’nın Suriye hamlesine ABD tarafından verilmiş bir yanıt olmaktadır. Ne var ki Rusya’yı cepheden gören bir yanıt da değildir. ABD’nin Suriye’de siyasi çözüm çizgisine çekilmesi ve IŞİD karşıtlığı paydası, iki küresel emperyalist güç ve blok arasındaki gerilimin, çatışmadan ziyade rol çalma ve rekabet düzeyinde seyredeceğini gösteriyor.

“Demokratik Suriye Güçleri” adlı birlik, varlık gerekçesini “Ülkemiz Suriye’nin içinden geçtiği aşamanın hassasiyeti ve askeri ve siyasi cephelerde yaşanan hızlı gelişmeler, Kürtler, Araplar, Süryaniler ve tüm diğerlerinin, bütün Suriyelilerin bir araya geldiği bir askeri gücü gerekli kılmaktadır” sözleri ile açıklarken, amacını ise “Suriye halklarına karşı savaşan güçlere ve en başta da DAİŞ’e karşı savaşmak” olarak ifade etti. Bu deklarasyonla, bir bakıma (ittifaka eklenen yeni güçlerin varlığı bir yana) fiili ittifak resmiyet kazanmış oldu. Bu konsolidasyonun (toparlanmanın) merkezinde YPG/YPJ’nin durduğu kuşku götürmez. ABD, Rusya’nın da müdahil olduğu koşullarda karasal ittifak gücü olarak YPG/YPJ dışında gerçekçi bir dayanak görmüyor. Şii ekseninde İran faktörü, Sünni ekseninde ise kaypaklık, Türkiye’ye zaten DAİŞ’le ilişkileri nedeniyle güvensizlik, çöpe atılan eğit-donat programı… Kısacası, ABD bakımından çok fazla bir seçenek de kalmıyor. Tam da bu durum Türk Devleti’nin endişelerini büyütüyor.

Suriye’de, konjonktürel olarak çıkarların hem ABD ile hem de Rusya ile çatallaştığı koordinatlara demir atan Erdoğan-Davutoğlu siyasetinin eksenini, Kürt düşmanlığının oluşturması, bu politikanın iflasının da koşullayıcısı olmuştur. Öyle ki, Erdoğan-Davutoğlu çizgisinin DAİŞ ile ortaklığı, selefi akımıyla ideolojik/felsefi bağdan ziyade yine Kürt düşmanlığı paydasından kaynaklanır. Hakeza eski dost Esad’ın yerini düşman “Esed”in alması da aynı politikanın ürünüdür. Fakat artık gelinen noktada ABD’nin, Rusya’nın da topa -hem de sert biçimde- girmesiyle (şimdiye dek sürdüregeldiği gibi) Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin bu onulmaz politikasını daha fazla idare ve tolere etme şansı kalmamış gibi görünüyor.

“Demokratik Suriye Güçleri”nin deklare edildiği gün, ABD kargo uçakları doğrudan YPG’ye 120 palet (veya 45 ton) silah ve cephane yardımı yaparak yeni süreci başlattılar. Türk Devleti boş efelenmelerle yanıt verdi. Demokratik Suriye Güçleri’nin, ayağının tozuyla Kasım ayında ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin hava ve silah desteğiyle Rakka’ya operasyon yapacağı yönündeki duyumlar ve Rakka’nın ‘düştü düşecek’ hali, AKP ve Erdoğan’ı ziyadesiyle endişelendirmeye yetiyor. Zira Rakka’nın düşmesi Cerablus’un nefessiz kalmasına ve haliyle DAİŞ’in yenilgisine, bu da Kobanê ile Efrin kantonlarının birleşmesine yol açacaktır. Erdoğangillerin korkulu rüyası! Dolayısıyla, süreç bundan sonra artık sadece Erdoğan ve AKP’nin Suriye siyasetinin iflasıyla, almak istediklerini alamamasıyla değil, elindekileri de kaybetmesi ile de karakterize olacaktır.

Bu ölümcül darbeyi sezen Erdoğan ve AKP’nin bu noktadan sonra tribün siyasetinin ötesine geçerek halklarımızı kanlı bir savaşın içine çekme olasılığı hiç de yabana atılır gibi değildir. Unutulmamalı ki güçten değil çaresizlikten kaynaklanan cüretin sonuçları daha tehlikeli ve daha yıkıcı olabilir. Unutulmaması gereken diğer bir şey de, Konya’da oynanan Türkiye-İzlanda maçında futbolcuların Ankara katliamı için yaptığı saygı duruşunu taraftarların ıslıklaması örneğinde olduğu gibi, her şeye rağmen AKP ve Erdoğan’ın savaş politikalarına çanak tutabilecek ‘stabil’ bir kitlenin varlığıdır. Saray ve Hükümet içerideki kanlı politikalarını, aynı zamanda bu kitleyi arkalayarak sürdürürken, şimdi de aynı kitleyi Suriye’de gerici bir savaşın payandası haline getirmekte de çok zorlanmayacaktır.

Savaş heveslilerinin doldurduğu ve AKP ve Erdoğan’ın sesleneceği tribünler hala var. Fakat nihayetinde tribünlere ancak on binler sığar sokaklara ise milyonlar.

O halde; savaş politikalarına karşı tribünler onların olsun sokaklar bizim, milyonlar biziz!

* Atılım Gazetesi’nin 23 Ekim 2015 tarihli 195. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 29 Ekim 2015, Perşembe 18:33
Kategoriler: Haberler, Kardeşçe, Makaleler, Politika