Ankara katliamı: Devletin kriz hali

Ankara katliamı: Devletin kriz hali

VAHAP BİÇİCİ-

Eskisi gibi yönetilmek istemediğini Gezi-Haziran halk ayaklanması ile eylemli bir tarzda ortaya koyan ezilenler, egemen sınıf güçleri arasında devam edegelen ‘devlete sahip olma’ kavgasını ivmelendirerek gün yüzüne taşımış ve egemenleri devlet krizi batağına saplamıştı.

Bir ‘çifte kriz’ haliydi yaşanmakta olan. Zira, halihazırda çözüm bekleyen, devletin yapısal özellikleri nedeniyle de aşılmak bir yana gün geçtikçe daha da kendini dayatan, Kürt ulusu ve Alevi inancından halklarımızın “hak ve özgürlükler sorunu” kaynaklı rejim krizi, deyim yerindeyse kronik bir hal almıştı. Bu rejim ve devlet krizlerinin üst üste çakışmasıydı, egemenleri “çifte kriz” bunalımına sürükleyen.

“Olmakta olanın” benzer bir türevi, daha evvel “Ergenekon” operasyon ve yargılamalarıyla yaşanmış, süreç eski statükonun savunucusu generaller partisinin yenilgisi ve devlet krizinin konjonktürel olarak aşılması ile noktalanmıştı. Rejim ve devlet krizlerinin “paralel” yürütüldüğü böylesi koşullarda, devlet krizinin aşımı, egemenler cephesinden nispeten daha az sorunlu bir durumdur.

Ancak eskisi gibi yönetilmek istemeyen ezilenlerin hareket halinin, egemenleri de eskisi gibi yönetemeyecek bir pozisyona gerilettiği devrimci durum koşullarında daha önceki düzen içi çözüm denkleminin işlevsizliği kaçınılmazdır. Hele ki, devlet krizinin beslendiği kaynakların başında devrimci durumu yaratan koşullar geliyorsa. Bunun yanında rejim krizinin sac ayaklarından işçi-emekçi politik sınıf mücadelesinin, devrimci durum öznelerinden biri olarak yeniden kendini dayatmaya başlaması, egemenler cephesinden denklemi karmaşıklaştırdığı gibi devlet krizinin aşılma olanaklarını da sınırlamaktadır. Zira, birbirine dokunmayan “paralellik” ezilenlerin mücadele basıncıyla yerini sert kesişim noktalarına bırakmıştır.

Verili duruma geçtiğimiz süre zarfında bir de hükümet krizi eklenmiştir. Haziran halk ayaklanmasıyla açığa çıkan düzenden kopuş eğilimine, 6-8 Ekim serhildanının ateşinde pişen Kürt halkımızın neredeyse tümden kopuşu da eklenmiş ve bu iki mücadele dinamiğinin bileşkesi olarak HDP’nin barajı yıkıp geçmesiyle de hükümet krizi patlak vermişti. Bir mücadele ortaklığı cephesi olarak HDP, devlet ve rejim krizlerine yol açan ezilenlerin temel mücadele dinamiklerinin merkezinde durmakta, bu yönüyle de birleştirici bir misyon üstlenmektedir. Bu sonuca hem Kürt ulusal hareketi, hem demokratik Alevi hareketi hem de işçi-emekçi politik hareketi penceresinden bakılarak da varılabilir. Dünün farklı mecralarda akan mücadele dinamikleri bugün ortak bir zemin üzerinde hareket etmekte, karşılıklı olarak birbirlerinden beslenip güç almakta, inkarcı sömürgeci faşist rejimi temellerinden sarsmaktadır.

HDP, birleşik halkçı-demokratik cephenin programatik ifadesidir de. Mevcut güçler dengesi ve politik koşullar altında rejim ve devlet krizi ana dinamiklerinin bu birleşik mücadele hattı, nesnel olarak devrimci bir rol oynamaktadır. Her şey bir yana, Türk-Kürt, Alevi-Sünni gibi gerici iç savaşlara kapı aralayan, egemenlerin böl-parçala-yönet yöntemlerinin zemininin zayıflamasından dolayı bu böyledir.

Sömürgeci faşist rejimin “kriz hali”nin, devrimci kriz rotasında ilerletilmesi ihtimali dahi egemenlerin uykularını kaçırmaya yetmesi bundandır. Suruç ve Ankara katliamları tam da bu korkunun dışa vurumudur. Suruç katliamıyla hem Batı ile Kürdistan arasında kurulan kardeşlik köprüsünün oynadığı devrimci rol ve bunun enternasyonal öncü komünist gücü hem de doğrudan bağlantılı olarak birleşik-halkçı mücadele cephesi bünyesindeki devrimci merkez hedef alınırken; Ankara katliamıyla direkt birleşik mücadele etrafında örülen hale parçalanmak, ezilenlerin mücadeleci öznelerinin birliği dağıtılmak istenmiştir. Öte yandan, adil, demokratik ve onurlu bir barış ancak “Kürt sorunu”nun emekçi çözümü ile sağlanacaksa şayet, Ankara katliamının emekçi çözüme yönelik bir saldırı olduğu muhakkak vurgulanmalıdır.

Devrim mücadelesi geliştikçe, karşı devrimin saldırı dozu da artmaktadır. Buradan bakılınca katliamların yoğunluğu ve hayatını kaybedenlerimizin kitleselliği 1980 öncesi katliamları andırması ve Kürdistan’da uygulanan kirli savaş yöntemleriyle 90’lardan rol çalınması asla tesadüf değildir. Ve bu, içinden geçilmekte olan sürecin 1970’ler ile 90’lar devrimci mücadele dinamiklerinin an’daki bileşkeliğine delalettir.

Diğer taraftan, egemenlerin daha geri mevzilere itilmesidir de. İç savaş provaları tam da bu mevzi kaybının çaresizlik halidir. Ki, ölümsüzlerimizin kitlesel militan uğurlama törenleri, uygulanan iki günlük genel grev genel direniş pratiği ve günlere yayılan her türden sokak eylemlilikleri, bu çaresizlik halinin derinleşeceğini göstermektedir. Bu minvalde katliamcılara verilecek en anlamlı yanıt, birleşik politik mücadelenin yükseltilmesi olacaktır.

* Atılım Gazetesi’nin 30 Ekim 2015 tarihli 196. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 31 Ekim 2015, Cumartesi 16:36
Kategoriler: Haberler, Makaleler, Politika, Serbest Kürsü