Kamusal alanda Muharrem Ayı

ALİ HAYDAR SAYGILI-

Muharrem Ayı etkinlikleri, geçmişte olduğundan farklı biçimde, kamusal alanda daha geniş zemine yayılıyor. İnançsal olarak Ramazan etkinliği haline dönüştürülen ve müftülerin, hafızların yönettiği bir “program” mı olacak, yoksa Alevi inancına, yaşayışına ve yas-ı mateme uygun bir içerikte ve havada mı cem olunacak?

Aleviler, gerek ibadet içerikleri, gerekse sosyal, siyasal etkinlikleriyle dışa açıldıkları, toplumsal/ inançsal kimlikleriyle kamusal alana çıkıp bu zeminde örgütlendikleri dinamik bir dönemi yaşıyorlar. Bir dizi siyasal mücadelenin yanı sıra son yıllarda gerçekleştirilen Muharrem Ayı etkinliklerinin aynasında bakıldığında Alevilerin her geçen sene öncekinden daha fazla kamusal alanda boy gösterdikleri görülüyor. Bu yıl da öyle oldu.

Muharrem Ayı geldiğinde, bu ayda gerçekleştirilen yas etkinliklerinin ve ibadetlerinin burjuva devlet ve AKP tarafından nasıl istismar edildiğine defalarca tanık olundu. Alevi toplumunun haklı öfkesini çeken “Hızır Paşa sofraları” tepkilere rağmen sonraki yıllarda “Muharrem iftarları” adıyla sürdürüldü. Burjuva devlet, diyanet işleri, AKP ve kimi işbirlikçi çevreler eliyle örgütlenen bu “iftarlar”ın iki yönüne dikkat çekildi. Birincisi, siyasi iktidarın Alevi inancından halklarımıza dönük mesajlar vermek adına Muharrem Ayı’nı, Kerbela’yı anma ve yas etkinliklerini bir araç olarak kullanmasıydı. Bu etkinlikler, siyasi iktidar tarafından Alevi inancının ve kimliğinin tanınmadığı, demokratik taleplerinin yok sayıldığı, Alevilerin neye ve nasıl inanmaları gerektiğinin dikte edildiği, egemen inanca göre kimlik ve inanç tarifinin yapılıp Alevilere dayatıldığı bir kürsüye dönüştürülüyordu. Daha doğrusu, bu amaç için düzenleniyordu. Bu “açılımlar” Aleviler cephesinden haklı olarak “devletin Alevisi”nin ve “devlet Aleviliği”nin örgütlenmesi çabalarının bir devamı olarak anlaşıldı. Bu asimilasyoncu yaklaşım ile inancın, hassasiyet gösterilen değerlerin istismar edilmesi öfkeyle karşılandı, ret ve mahkum edildi.

İkinci olarak, devlet erkanının katılımı ve girişimleriyle her yıl tekrarlanan “Muharrem iftarları”nın yerleşik hale gelmesi, bu yolla Muharrem orucuna İslami/Ramazan orucu aşısı yapılması, yani İslami geleneklerin nüfuz etmesi amaçlanıyor. 12 İmam orucunda olmayan sahur, lüks salon toplantıları ve “iftarları”, Kur’an okuma gibi etkinliklerin sistematik olarak yapılması, bunların basında ve kamusal alanda öne çıkarılması, İslami gelenek ve sosyal davranışların Aleviler arasında da yaygınlaşmasına ve yerleşmesine yol açacaktı. Toplumsal ve siyasal baskılamalara ek olarak inançsal etkinlikler ve ibadetler üzerinde de egemen din ve mezhep baskısı oluşturulacaktı. Ki bu da, asimilasyonda ısrarın başka bir göstergesi olarak okundu ve başta demokratik Alevi kurumları olmak üzere Alevi inancından halklarımızın tepkilerine yol açtı.

(Bu noktada, tek bir Aleviliğin olmadığını, Kızılbaş Alevilik, Şii-Caferilik, Nusayrilik gibi Aleviliklerin olduğunu yeniden hatırlatmakta yarar vardır. Burada Şii-Caferilik İslami bir mezheptir ve Caferiler İslami sosyal, inançsal ilişkiler zemininde ibadetlerini sürdürürler. Buna rağmen devletin, siyasi iktidarın ve iktidar dininin/mezhebinin asimilasyonculuğu onlar üzerinde de mezhepsel baskı oluşturur.)

BURJUVA ALEVİLER DEVLET YOLUNDA

Tek din, tek mezhep esasına göre örgütlenen inkarcı rejimin Muharrem Ayı’na ve Alevilere ilgisi, Alevi halklarımız cephesinden hiçbir zaman samimi bulunmadı. Hatta, Kerbela acısını ve yasını istismar ediyorlar diye rencide edildiklerini dile getirdiler. Ne var ki, öteden beri burjuva siyaset dengelerine göre pozisyon alan, devlet ve inkarcı, asimilasyoncu düzen siyasetini Alevi toplumuna taşıyan burjuva işbirlikçisi çevreler bu siyasetin parçası oldular. Son dönemlerde devletin ve AKP iktidarının açtığı yolda inisiyatif almaya, cesaret kazanıp adımlar atmaya başladılar. Nitekim bu yıl Adnan Polat gibi burjuva Alevilerin öncülüğünde lüks bir salonda “seçkin” konuklarla “Muharrem iftarı” tertiplendi.

Devletin ve AKP iktidarının olanakları ve yönlendirmesiyle yürüttükleri kamuya hitap eden geniş bir zeminde duyurulan bu etkinlikler, Alevileri ve Aleviliği devlete, tekçi düzene bağlamaya çalışan burjuva yol ve yordam oluşturma çabası olarak görülüyor.

MUHARREM AYI’NDA MAZLUM DAYANIŞMASI

Bu burjuva asimilasyoncu çizgiye karşılık olarak Alevi toplumunun ağırlığını oluşturan ve toplumsal/siyasal karakterini belirleyen emekçiler cephesinden de Muharrem Ayı etkinlikleri siyasal, sosyal, inançsal biçimleriyle kamusal alana daha fazla taşınıyor. Bu cephede devletin burjuva işbirlikçiler vasıtasıyla müdahalelerine karşı bir direnç ve mücadele olduğu gibi, diğer yandan ezilenlerin, mazlumların dayanışması ve zalime, zulme karşı mücadele temelinde toplumsal/siyasal tavra bürünerek öne çıkıyor. Nitekim, Alevi halklarımızın ve demokratik Alevi hareketi bileşenlerinin Muharrem Ayı etkinliklerini geçen yıl Kobanê direnişine ve mazlum Ezidi halkımıza, bu yıl ise Ankara katliamında ölümsüzleşenlerimize adamaları, bunun bir örneğidir.

Alevi halklarımızın bu yönelimi de bir yol ve yordam oluşturuyor. Alevi inancının ve ibadetlerinin kamuya açık hale gelmesi ve bu alanda örgütlenmesi kimlik ve inancın yeni toplumsal, siyasal, kültürel zeminde yeniden inşası anlamına da geliyor. Geleneksel yapı ve özelliklerinin değişip dönüştüğü, toplumsal yaşamın yeni biçim ve içerikleriyle yeniden kalıba döküldüğü bir süreci ifade ediyor. Buna bağlı olarak, Muharrem Ayı etkinliklerinin de -tıpkı cem törenleri gibi- kamusal alana taşınması, bu alanda örgütlenmesi gayet doğal ve kaçınılmazdır. Bunun bir dizi yenilik getirmesi de onun dinamik yapısı ve değişime açık senkrotik özelliğiyle uyumludur.

10 MUHARREM RESMİ TATİL OLMALI

Bu noktada Muharrem Ayı etkinliklerinde, geçmişte olduğundan farklı biçimde, kamusal alanda daha geniş toplumsal ve siyasal zeminde, bir araya gelerek ibadetlerin, sosyal ve siyasal faaliyetlerin yapılmasının bazı yenilikleri beraberinde getirdiği görülüyor. Örneğin Şii-Caferi halkımız nasıl ki her yıl gelenekselleşen anma törenlerini kitlesel olarak yapıyorlarsa, Kızılbaş Alevi ve Nusayri halklarımız da kamuya açık alanlarda kitlesel yas etkinlikleri düzenliyorlar. Üstelik bu yönelim her sene daha da büyüyor. Aşure etkinlikleri daha çok öne çıksa da, bunlara yerellerden başlayan ve kolektif olarak örgütlenen lokma dağıtmaları, yas geleneğine uygun olarak hazırlanmış ortak halk sofralarında buluşma ve oruç açmalar da eklenebilir. Birer Ramazan iftarı ve etkinliği tarzında/havasında olmadan, Muharrem Ayı’na has toplanmaların olması da mümkündür. Yas-ı matem etkinliklerinin toplumsal dayanışma ve zulme karşı birlik ruhuna da uygun olur. Hatta bu kamusal alana taşınmanın ve yas-ı matem ayı olarak örgütlenmesinin bir sonucu olarak 10 Muharrem’in resmi olarak tatil olması -bu topraklardaki Alevi toplulukların ortak bir talebi olarak- gündeme getirilebilir, ki bu aynı zamanda toplumsal, siyasal mücadelenin de konusu olmaktadır.

Peki bu yol ve yordamlar neye göre şekillenecek? Tek din, tek mezhep esasına göre örgütlenen devletin ve egemen inancın basıncına göre mi, yahut devletle bir olup Aleviliğe Türk-İslam sentezi zemininde asimilasyoncu kıyafetler biçen işbirlikçi burjuva çevrelerin çizgisinde mi olacak? Yoksa Alevi halklarımızın ezici çoğunluğunu oluşturan emekçi sınıflardan Alevilerin, ezilenlerin, mazlumların sosyal, siyasal, kültürel, inançsal yaşayışına ve ilişkilerine göre mi gelişecek? Alevi kimliğine ve inancına yabancılaşmış, sınıfsal karakteri ve siyasi duruşuyla devlete ve düzene bağlanmış bir avuç burjuva Alevi’nin cesaret kazanıp lüks otellerin salonlarında, usta aşçılara hazırlatıp lüks masalarda servis ettirdiği zengin sofraları mı kurulacak, yoksa ezilenlerin emekçilerin kolektif yaşayışının ve davranışının ürünü olan sosyal dayanışma temelinde mi? İnançsal olarak Ramazan etkinliği haline dönüştürülen ve müftülerin, hafızların yönettiği bir “program” mı olacak, yoksa Alevi inancına, yaşayışına ve yas-ı mateme uygun bir içerikte ve havada mı cem olunacak?

Açık ki, kamusal alana çıkmak demek, yol ve yordam konusunda burjuva yaklaşımlarla, muktedir inancın ve devletin basıncıyla, iktidar olanaklarından yararlanarak, kamuya hitap eden gücünden faydalanarak Alevi inancını yabancılaştırmaya dönük müdahalelerle yüz yüze getirmesi anlamına da geliyor. Bu durum, kimliğin yeniden örgütlenmesi kapsamında burjuva yola karşı Aleviliğin toplumsal karakterini ve yapısını oluşturan emekçi sınıflara, tarihsel, inançsal yapısına dayanan bir örgütlenmeyi ve mücadeleyi de gündeme getiriyor.

Günümüzde demokratik Alevi hareketi ve demokratik talepler, Alevi toplumun siyasal nabzını tutuyor. Hareket, toplumun yönelimini yönetme, yeni yol ve yordamları kavrayıp örgütleme becerisi bakımından da gelişkin. Bu demokratik inisiyatif ve siyasal etkinlik, Alevi kimliğinin şekillenmesinde emekçi karakteri öne çıkarmaktadır. Ona dinamik bir yapı kazandırmaktadır.

Bu nedenle, kamusal alanda örgütlenme biçimleri Alevi emekçilerinin demokratik yönelimini ve toplumsallaşmalarını yansıtan bir biçim ve içerikte gelişmektedir. Halkın pratik, yaratıcı çözümlerinden beslenmektedir. Neticede kamusal alana çıkmak, kimi yeni biçim ve içeriklerle etkinliklerin farklılaşması mutlak olarak olumsuzlanacak bir durum değildir. Bu konuda kaygıya ve tutucu davranmaya gerek yoktur. Alevi kimliği, inancı, toplumsal yaşayışı ve gelişimine uygun biçimlerin ve yeni yaratıcı çözümlerin kavranıp örgütlenmesiyle Alevi kimliği ve inancı yeniden örgütlenmektedir. Bu, tarihsel, güncel gelişimin de gereğidir. Burada önemli olan şey, burjuvaların yol ve yordamlarına meydan verilmemesidir. Zira, onların yolu yol değildir. Hele hele şimdi kimi asimilasyoncu etkinliklerde burjuva Alevilerin boy gösterip öncülük etmesine ise özellikle dikkat etmek lazım. İnanç bezirganlığı yapanlar, yine eski bezirganlık kuralını, taktiğini işletiyorlar; değerli yükleri taşıyan deve kervanlarını istedikleri yöne çekmek için önlerine bir eşek bağlıyorlar. Bu tarz girişimlere itibar edilmemesi oldukça önemlidir. Tıpkı Hüseyin’in, saray nimetleri ve zengin sofralarındansa Kerbela’nın susuzluğunu üstün tutması ve zalime, zulüm düzenine biat etmemesi gibi…

* Atılım Gazetesi’nin 30 Ekim 2015 tarihli 196. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 31 Ekim 2015, Cumartesi 16:58
Kategoriler: Haber-Yorum, Haberler, Makaleler, Serbest Kürsü