Kim kazandı kim kaybetti?

Kim kazandı kim kaybetti?

ARİF ÇELEBİ-

1 Kasım seçimini kazanan da kaybeden de belli. AKP kazandı, MHP ve HDP kaybetti.

7 Haziran’da ise manzara tersineydi.

Görünüşte her şey apaçık: AKP’den umudunu kesmekte olan halk yığınları yeniden yüzünü AKP’ye döndü.

Görünen bu. Ama gerçek bundan ibaret değil.

Nasıl oldu da 5 ay gibi kısa bir sürede AKP yeniden eski gücüne kavuştu?

Bunu anlamak için görünenin arkasındaki gerçeğe bakılmalı.

7 HAZİRAN-1 KASIM ARASINDA NE OLDU?

Bir saray darbesi gerçekleşti. Sürecin temel belirleyici olayı buydu.

7 Haziran seçimlerinden sonra AKP aldığı yenilginin şokuyla sersemledi. AKP, Kürtlerin de oyunu alan tek burjuva parti olma hüviyetini kaybetti. Yalnızca Kürdistan’da değil Türkiye metropollerinde de AKP Kürt oylarını önemli ölçüde yitirdi.

Bunun herhangi bir burjuva partinin seçim kaybetmesinden çok daha yaşamsal sonuçları vardı. Sömürgeci devletin Kürtler içindeki toplumsal tabanının son temsilcisi de eriyip gidiyordu.

Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye emekçi solu arasında gerçekleşen demokratik cephe aşı tutmuş, Türkiye halkları nezdinde karşılık bulmuştu.

Kürt Özgürlük Hareketini ezerek çözme girişimleri her defasında başarısızlığa uğrayınca bir kez daha İmralı üzerinden uzlaşma arayışı öne geçmişti. Gel gör ki, Kürt Özgürlük Hareketini düzen içine çekme girişimi, HDP’de cisimleşen birleşik demokratik cephe ile tam aksi sonuç doğurmuş, HDP antifaşist uyanışın adresi haline gelmişti.

Rejim krizini atlatmak için atılan adımlar, krizin devrimci kriz yönünde derinleşmesine yol açmıştı. Batı’da Haziran ayaklanması ile açığa çıkan devrimci durum vardı. Bu hareketin en temel zaafı ve faşizme nefes aldıran yanı birleşik bir örgütsel formdan yoksun oluşuydu. HDP ona bir forma kavuşma imkânı veriyordu.

Denebilir ki, HDP gibi düzen içi bir partinin gelişmesi faşizmi neden bu kadar korkutsun? HDP, devrimci dinamikleri ve potansiyeli düzeniçileştirmenin bir aracı değil miydi?

Bu da, bir şeyin her zaman göründüğü gibi olmadığının bir başka kanıtı.

Her şeyden önce HDP’yi oluşturan temel kuvvetler ehlileştirilemediği gibi bunlar HDP’ye gelenleri faşizme karşı mücadelede cesaretlendiriyordu. Bunda, Rojava Devrimi’nin de önemli bir payı olduğunu belirtmekte fayda var.

Rojava’daki kantonlar yönetimi durumunu sağlamlaştırıyor, yeni mevziler kazanıyordu. Rojava, aynı zamanda birleşik devrimci cephenin yeni tipte cisimleşmesini ifade ediyordu.

Sömürgeci faşist rejim için alarm zilleri çalıyordu.

Böylesi her durumda olduğu gibi parlamentoyu devre dışı bırakarak cunta yönetimine başvurmak, burjuva Türk devletinin başlıca yöntemiydi.

Mesele, AKP yenilgisi olmaktan çok öteydi. Burjuva cephede halka güven ve umut verebilecek hiçbir alternatif yoktu.

Tayyip Erdoğan saray darbesi için harekete geçtiğinde ordunun ve devlet bürokrasisinin geri kalanının büyük çoğunluğunu yanında bulmasının başlıca nedeni buydu.

TOPLUMSAL BİLİNCİN DEVLET TERÖRÜ İLE TESLİM ALINMASI

Doruğa çıkarılmış devlet terörü, provokasyon ve çeşitli tertiplerle korku ve yılgınlığa sevk edilmiş halk yığınlarının bilincinin tarumar edilerek teslim alınması, karşı devrimci darbelerin başlıca amacıdır. Böyle olmak zorundadır çünkü artık eski yöntemlerle halk bilincini etkilemek mümkün değildir.

Bunu en tipik örneğini 12 Eylül faşist cuntasına gelen süreçten; 1 Mayıs ’77 katliamı, Maraş ve Çorum katliamları, sivil faşist saldırılar ve Fatsa’daki demokratik özyönetimin vahşice bastırılmasından biliyoruz.

Bir de, 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar geçen süreçte neler olduğuna bakalım.

Suruç ve Ankara katliamları, devreye sokulan linç güruhları, saldırıya uğrayan, yakılan onlarca parti binası, kitlesel katliamlarla vahşice bastırılmaya girişilen Kürdistan’daki onlarca ilçe ve kasabada ilan edilen demokratik özyönetimler, yerlerde sürüklenen, teşhir edilen çıplak ölü bedenler, bombalanan mezarlar, aralıksız süren polis ve askeri saldırılar, kitlesel tutuklamalar…

12 Eylül öncesiyle benzerlik çarpıcı.

Hiç kuşku yok ki, 12 Eylül öncesi ve 1 Kasım seçimleri öncesi koşullar farklıdır. Buna karşın içerik benzerdir. O zaman da burjuva Türk devleti bir varoluş sorunu yaşıyordu. Bugün de aynı korkunun pençesinde.

Saray cuntası etrafında kenetlenmiş darbeciler, 1 Kasım seçim zaferi ile amaçlarına ulaşmış görünüyorlar. Halk yığınlarının yarısı saray darbesi marifetiyle devletin arkasında saflaştırılmış, diğer yarısı umutsuzluk ve dağınıklığa terk edilmiş durumda.

Görünüşte böyle. Ama gerçek bundan ibaret değil. Sevinçleri geçici.

UMUT MU KORKU SIĞINAĞI MI?

Gerçek farklı. Her şeyden evvel bütün saldırı ve katliamlara rağmen birleşik demokratik cepheyi dağıtamadılar. Demokratik cepheye meyletmiş halk yığınlarının bir kısmını ürküttükleri doğru, ama bu, cepheyi biraz zayıflattı hepsi bu kadar.

Kürt halkı ile Türkiye halkları arasında kurulan demokratik cephe ayakta. Türkiye metropollerinde HDP’nin aldığı oylarda kısmi bir gerileme olsa da 7 Haziran öncesine kıyasla büyük ilerleme söz konusu.

Kürt illerinin çoğunda HDP birinci parti yine. 7 Haziran sonrası yoğunlaşan saldırılarla birlikte 600 bin kişinin bölgeden ayrılmak zorunda kaldığı akılda tutulmalı.

Özyönetim ilan edilen yerlerde, tüm faşist baskı ve seçim hilelerine rağmen HDP büyük başarı elde etti. Ama bundan çok daha önemlisi Kürt ulusunu özyönetim ilanlarından vazgeçiremediler. Seçimin hemen ertesi günü Siirt’te özyönetim ilanı darbecileri biraz olsun hakikatle yüzleştirdi mi bilinmez ama halkın boyun eğmezliğinin nişanesi olduğu apaçık.

Darbe sürecinin ve 1 Kasım’ın en önemli sonuçlarından biri de işte bu boyun eğmezlik.

Saray darbesi seçim kazanmaya yaradı ama Kürt ulusuna ve devrimci demokratik cepheye boyun eğdiremedi. Bu darbeyi diğer tüm darbelerden ayıran başlıca yan da bu.

Daha da önemlisi şu: AKP, 2002’de çürümüş diğer burjuva partilerden yılmış halk yığınlarının bir çeşit umut sığınağı olarak yükseldi. Bugün ise bir korku sığınağıdır. Yığınlar daha iyi bir gelecek için değil durumun daha kötüleşeceği korkusu ile ona sarıldı.

Rejimi krize sokan temel sorun, Kürt sorunu, yerli yerinde duruyor. Keza Alevi sorunu ve demokratik haklar, daha tam deyişle politik özgürlük sorunu tüm yakıcılığı ile çözüm bekliyor. AKP’nin ve düzenin hiç bir partisinin bu sorunlara çözüm gücü ve yeteneği yok.

CHP halkın demokratik özlemlerine yanıt veremez. BBP ve Saadet Partisi tabanı bu seçimde AKP’lileşti. MHP tabanının önemli kısmı AKP’ye kaydı.

Görülüyor ki karşı karşıya kalan iki parti var: AKP ve HDP

Bunlar, herhangi bir zaman karşı karşıya gelen iki partiden çok daha derin bir karşıtlığı ve cepheleşmeyi ifade ediyor. Faşist sömürgeci düzen partisi ile devrimci demokratik düzene özlem duyanlar karşı karşıya.

HDP umudun partisidir, AKP ise korku sığınağıdır.

Şimdi; umudun cephesini sokakta ve her yerde büyütmenin, yaraları hızla sararak birleşik demokratik cepheyi daha da güçlendirmenin zamanıdır.

* Atılım Gazetesi’nin 6 Kasım 2015 tarihli 197. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 12 Kasım 2015, Perşembe 11:43
Kategoriler: Büyüteç, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler