Kapitalist tükenişin zirvesi G20

Kapitalist tükenişin zirvesi G20

Liberal aydınlar, moderniteyi aşan bir postmoderniteyi beklerken birden karşılarına çıkan modernizm öncesi (pre-modern) dönemin emarelerinden ürperdiler. Dünya Mad Max filmini andırınca, eleştirdikleri modernitenin şemsiyesi altına koştular! Oysa ortaya çıkan bu derebeylikler, kapitalist uygarlığın tükeniş ve çöküşünün ürünlerinden başka bir şey değildi. Tam da Marksistlerin ısrarla vurguladıkları gibi; kapitalist uygarlığı aşan bir postmodern çağ asla mümkün olmayacaktı; kapitalist modernitenin alternatifi, ondan daha ileri bir ekonomik-sosyal düzen olan sosyalizmdi.

G20, emperyalist devletlerin, orta düzeyde gelişmiş kapitalist yeni sömürge ülkeleri “karar sürecine katarak” daha etkin biçimde yönetme ihtiyacının doğurduğu bir platformdur. G7’nin bir türevidir. Kararları yine en zenginlerin aldığı, orta halli devletlere imzalatarak meşrulaştırdığı bir platform olma özelliğini sergiliyor. G20 üç kategoride devleti bir araya getiriyor: ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, Çin, Japonya gibi hegemon emperyalist devletler; Kanada, Avustralya, Hindistan, İtalya gibi ikinci dereceden emperyalist ülkeler ve son olarak da Türkiye, Brezilya, Suudi Arabistan, Güney Kore, Güney Afrika, Meksika, Arjantin gibi bağımlı, bölgesel güçler. Bu 20 ülke, dünya ekonomisinin %90’ını, ticaretinin %80’ini ve nüfusunun 2/3’ünü temsil ediyor.

G20, 2008 küresel ekonomik krizinin içine doğdu. Kapitalizmin varoluş krizinin bir yansıması olan ve oldukça uzun süre devam eden bu krizin çözümü için G7 emperyalistlerinin kendilerini yeterince güçlü hissetmemeleri sonucu G20 toplantılarıyla küresel ekonomiye belli bir yön verilmeye çalışıldı. Ancak Antalya Zirvesi, denebilir ki, ekonomik krizin kendisiyle değil, yarattığı sonuçlarla uğraşan bir G20 toplantısı oldu.

Kapitalist düzenin tükenişi, Ortadoğu, Afrika gibi “periferi” bölgelerinde eski devlet düzenlerinin çözülüşüne ve DAİŞ gibi faşist çete yapılanmalarının doğuşuna yol açtı. Kapitalizmin yerini alacak daha ileri bir ekonomik-sosyal düzen henüz ortaya çıkmadığı için, ortaya çıkan boşluğu İslami derebeylikler doldurdu. Libya, Irak, Suriye, Somali, Mali vb. modern anlamda birer “devlet” olmaktan geriye düştü. Mikro-devletlere, ortaçağ döneminin kale devletlerini andıran derebeyliklere bölündüler. Selefi İslamcı cihatçı çete yapılanmaları (DAİŞ, El Nusra, El Şebap, vb.) çeşitli bölgelerde saha hakimiyeti kurdu. Eski düzenin çöküşü koşullarında emperyalist devletler, bu çete yapılanmalarını destekleyerek hakimiyetlerini sürdürmeye çalıştılar. Oysa, bu sahalar, Paris katliamında görüldüğü üzere, bizzat emperyalist devletler için de bir tehdit kaynağına dönüştü. Fransa’nın Suriye’de cihatçı çeteleri silahlandırarak izlediği iç savaş siyaseti, bumerang gibi dönüp kendisini vurdu. Kapitalist tükenişin yarattığı toplumsal bunalım, bu düzene yönelik öfkeyi emerek yönünü saptıran DAİŞ gibi cihatçı şebekelere katılmaya hazır insanların sayısını da sürekli yükseltti. Ukrayna’da yaşananlar, meselenin dinsel bir çatışma olmadığını, benzer gelişmelerin pekala Hristiyan bir ülkede de yaşanabileceğini ortaya koydu.

Liberal aydınlar, moderniteyi aşan bir postmoderniteyi beklerken birden karşılarına çıkan modernizm öncesi (pre-modern) dönemin emarelerinden ürperdiler. Dünya Mad Max filmini andırınca, eleştirdikleri modernitenin şemsiyesi altına koştular! Oysa ortaya çıkan bu derebeylikler, kapitalist uygarlığın tükeniş ve çöküşünün ürünlerinden başka bir şey değildi. Tam da Marksistlerin bütün bir “postmodern dönem” boyunca ısrarla vurguladıkları gibi; kapitalist uygarlığı aşan bir postmodern çağ asla mümkün olmayacaktı; postmodernite denilen şey, kapitalizmin yarattığı uygarlığın çürümesinden ve adım adım çöküşünden başka bir şey değildi; kapitalist modernitenin alternatifi, ondan daha ileri bir ekonomik-sosyal düzen olan sosyalizmdi.

Tükenişte olan kapitalizmde ısrar zemininde duran, burada durması da kaçınılmaz olan emperyalist devletlerin, çete devletleri biçimindeki bu parçalanmayı ortadan kaldırmak için ellerinde çıplak askeri güçten başka hiçbir çareleri bulunmuyor. Ancak, Obama’nın da konuşmasında itiraf ettiği üzere, bu fenomen o kadar geniş bir coğrafya üzerinde yaşanıyor ki, askeri müdahaleyle de ortadan kaldırılması pek mümkün görünmüyor.

G20 Zirvesine, Batı emperyalistlerinin DAİŞ ve türevi çeteler karşısındaki çaresizliği damgasını vurdu. Rusya ve Putin, Suriye’ye askeri müdahaleyle üstlendiği inisiyatifi zirvede de sürdürdü. Zirvenin bütün dengelerini ABD ve Rusya arasındaki ilişki ve çelişki belirledi. Nihayetinde zirve, Suriye’de Esad rejimini de dahil eden bir işbirliği ile DAİŞ ve El-Nusra çetelerine karşı tam güç birliği anlayışıyla son buldu.

Erdoğan’ın Obama’dan “makas alma” görüntüsünü servis eden yandaş medyanın sefaletine bakmayın. Zirve, AKP iktidarı açısından tam bir hezimetti. G20’yi önceleyen Viyana toplantısında bütün emperyalist güçler, “geçiş sürecinin Esadlı” olacağını kabul eden bir stratejide birleşmişlerdi. G20’de Obama “Suriye’de ana gündem DAİŞ’e karşı savaş” diyerek bunu perçinledi. Yani, Batı emperyalistleri, Baas-Esad rejimini deviremediklerini kabul etmiş oldular. Ana meseleyi halen Esad’ın gitmesi ve cihatçıların iktidara getirilmesi olarak ele alan AKP iktidarının tezi ise (Suudi hanedanını saymazsak) uluslararası alanda tam bir tecrit yaşıyor. G20’ye mal olan kolektif tez (arka plandaki hedef ve amaçlar farklı olsa da) önceliğin DAİŞ ve El Nusra’nın tasfiyesinde olduğu. Paris katliamından sonra, aksi de beklenemezdi.

Erdoğan’ın ve Saray hükümetinin G20’den ikinci beklentisi, Rojava Kürdistan halklarının savunma gücü YPG’nin “terör örgütü” sayılması ve DAİŞ’le eşitlenmesiydi. Bu konuda bir gelişme oldu, ancak aksi yönde. Rojava halklarının mücadelesinin uluslararası meşruiyeti daha da arttı. Şengal’in ve Hol’ün özgürleştirilmesi, Kürtlerin, DAİŞ’i yenebilecek temel güçler arasındaki yerini perçinledi. Bırakın YPG’nin terör örgütü sayılmasını, Viyana Zirvesi’nin ardından hazırlanacak “terör örgütleri listesi”nde Ankara ve Riyad’ın desteklediği Ahrar u Şam’ın yer alması da kimse için sürpriz olmayacaktır.

Üçüncüsü, Erdoğan’ın hararetle savunduğu “tampon bölge” formülü bir kez daha, üstelik Obama’nın ağzından açıkça reddedildi. Obama, Rakka veya Musul’a kara birliği göndermelerinin, ya da DAİŞ’e karşı bir kara harekatı düzenlemelerinin de söz konusu olmayacağını belirtti. Paris katliamının ardından, Suriye’deki cihadistlerin baş destekçisi Fransa bile önceliğini DAİŞ’in yok edilmesine kaydırmışken, Cerablus’u DAİŞ’in elinde tutmaya yönelik “Fırat’ın Batısı kırmızı çizgimiz” söylemleri de hiçbir destek bulamadı. Cerablus’un, Rojava Savunma Güçleri tarafından özgürleştirilmesine yönelik Ankara’nınki hariç hiçbir uluslararası gücün itirazının olmadığı ortaya çıkmış oldu. Bunun politik ve askeri sonuçları, önümüzdeki günlerde muhtemelen sahaya yansıyacaktır.

Erdoğan/Saray rejimini başka bir açıdan da zor günler beklediğini belirtmek yerinde olur. Rusya lideri Putin’in “DAİŞ’i destekleyen G20 ülkeleri var” açıklaması, önümüzdeki günlerde DAİŞ’in yasa dışı petrol ticaretinin gündeme geleceğinin işareti gibidir. Bu ticaretin merkezinin Türkiye olduğu konusunda ABD’nin de Rusya’nın da elinde yeterli derecede bilgi ve belge mevcut. Cerablus’un DAİŞ’in elinde tutulması ısrarını sürdürdüğü durumda muhtemelen bunlar Ankara’nın önüne konulacaktır.

* Atılım Gazetesi’nin 20 Kasım 2015 tarihli 199. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 19 Kasım 2015, Perşembe 16:33
Kategoriler: Başyazı, Gündem, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler