Birlikte yaşamak için özyönetim direnişi

Birlikte yaşamak için özyönetim direnişi

MUKADDES ERDOĞDU ÇELİK-

Cizre, Silopi, Silvan ve diğerleri ortaklaşarak hepimiz için direniyor. Hepimize lazım özyönetim-yerel özerkliği ve de mecburiyetten, özsavunma güçlerini yaratarak var kılmak için direniyorlar. Bunun meşruiyetine inanmazsak, devlet aklının mengenesine sıkışırız ve “rahatımızı” Kürtlerin bozduğuna inanırız.

Nereden çıktı bu özyönetim, bu çatışmalar?

Son zamanların en sık sorulan sorusu bu. Hukuksuz korsan seçim içerisinde başlayan ama seçim sonuçlarını çeşitli nedenlerle beklentilerine uyduramayanlarca ya da şiddetlenen çatışma ortamını anlamlandırmakta zorlananların en sık sorduğu soru oldu, yer yer olmaya devam da ediyor.

Gazi’yi, Gezi’yi hatırlayalım. Gazi katliamı, halka karşı açılmış, özel olarak Alevi inancına karşı başlatılmak istenen bir tasfiye savaş haliydi. Katliama karşı anında başlayan isyan, bunu durdurmayı başardığı için daha kolay anlaşılmıştı. Ama nereden çıktı bu Gezi, diyen yaklaşımlar hiç de az değildi. Üç-beş ağaç için ne bu kavga şüpheciliği de öyle. İktidar Gezi’ye saldırdıkça üç-beş ağaç diye küçümsemenin boşluğu anlaşıldı. Görüldü ki, Gezi; bir yaşam biçimi dayatan iktidara karşı doğasıyla birlikte insani yaşamı savunma, iktidarla halk arasında birikmiş bütün çelişki ve çatışmaların açığa çıktığı an, günler süren toplu bir isyan halidir. Tüm durumların ve tüm taleplerin özü; hayatını ilgilendiren her şeyde kararı hayatın sahiplerinin vermesidir. Bir adım ötesi, kendi uygulaması, kendi yönetimi. Kim? Bugünün kafa dahil işçi ve emekçileri, tüm ulusal, cinsel, inançsal kimlikleriyle tüm ezilenleri; geleceğini kendi ellerine almak isteyenleri. Bugün görünmese bile yarın mutlaka halk demokrasisinin bir güncelleme örneği olarak anılacaktır.

Buradan bakınca, Gezi isyanı ile özyönetim, demokratik özerklik talebini yükselten Kürt halkı arasında bir fark yok.

HES’lere karşı direnişlerden bakalım. Doğasını, toprakla, suyla bağını koparan ve giderek tümden elinden alacak kapitalizme, iktidara, zora karşı direniş, daha ötesi isyan hali. Direnişin simgesi Havva ananın deyişiyle; “Sen devletsen ben halkım, burası benim yurdum”. Yani, buraya halk karışır. Tortum çayını savunan, belki de güneşi kendi başına görmesi yasak İspirli kadının talebi ve duruşu da aynı.

Tekel direnişinden bakalım. 70 gün Ankara’nın merkezinin işçi sınıfı bölüklerince işgal hali. Özelleştirme ve güvencesizleştirme zorbalığına karşı mevcut hak ve statüsünü savunma, gerçekte isyan hali. Üstelik ülkenin bütünündeki TEKEL fabrikalarının işçilerinin isyanı. Hem Kürt-Türk, Laz, Çerkes, hem kadın erkek birlikte kendi kendini yönetme hali.

Kazova işçileri, onları kovmaya kalkan ve ellerinden kaçan patronun yerine oturmaları; üretim, satışı, ücret ve diğer özlük haklarını kendileri yönetmeye başlamaları. Kaderlerini bu çerçevede ele alma halleri.

İzmit SEKA, Seydişehir Alüminyum, Yatağan Termik Santral; haftalarca dayatılana karşı kendi ve çocuklarının geleceği için savunma savaşlarıdır yaşanan. Ve dahası; tüm kent, köy halklarının, ulusal ve uluslararası dayanışmaların etrafında örüldüğü, devlet ve sermaye politikalarına karşı kendi kendini yönetme deneyimleridir. Her biri, hem kendi içindeki farklılıklarla çatışmalı, hem devletin kolluk ve yargı organlarıyla, basın organlarıyla çalışmalı süreçlerdi. Hepsinde fabrikalarda ve sokaklarda barikatlar kuruldu, kapılar kitlendi hatta, nöbetler tutuldu, özsavunma gereçleri, grupları hazırlandı, polis ya da jandarma hangisi saldırdıysa onunla çatışıldı, gaz, cop ya da tekme yenildi ama elde ne varsa karşı konuldu; karakollara, mahkemelere düşüldü. Oralarda direnmenin haklılığı, meşruiyeti savunuldu. En geri bilinçli işçi ve ailesinde bile, devletin patronlar sınıfı ve uluslararası sermaye için emekçilere karşı konumlandığı görüldü. O anlarda Türk bayrağı taşımanın da işe yaramadığı anlaşıldı. Daha bir dizi direniş dersi…

Bu yakın zaman örneklere göre, Kürt kentlerindeki özyönetim isyanın bir farkı yok. Demek ki, son 25 yılın sınıf hareketlerinde, genel halk hareketlerinde aynı durumları, bilince çıkarmamız gerekiyor.

Özün özeti; emekçi, işçi, kadın ya da öğrenci; ‘ben nasıl uygun görüyorsam, nasıl emrediyorsam öyle yaşayacaksın’ diyen devlet ve düzene karşı çıktığında kendini savaşta bilecek. Ya savaşı kendisi için verecek ve toplumsal harekete dönüşecek; kaybetse bile onurunu, insanlığını koruyacak ya da boyun eğecek, insanlığını yitirecek…

O zaman, biraz da bugün Silvan’da, Silopi’de, Cizre’de, Nusaybin’de olanlara kendi deneyimlerimizden yola çıkarak bakalım. Oralarda Kürt kimliğini tanımayan, Kürtçe anadilinde eğitim isteğini yasaklayan, yerel yönetimin hakkını ve inisiyatifini tanımayan, belediye başkanlarını, seçip meclise gönderdiği vekillerini durmadan yargılayan, tutuklayan bir devlet gerçeğiyle yaşanabilir? Çözüm deyip oyalayan, “milli irade” deyip kendine boyun eğdirmek için her türlü hileyi, şiddeti uygulayan AKP iktidarı, Saray cuntasıyla anlaşılabilir mi?

Ne yapacaktı Kürt halkı, hele de 7 Haziran’dan sonra, Suruç’tan sonra? Ya Kürt örgütlenmeleri?

Cizre, Silvan, Silopi, Nusaybin; yukarıda verdiğimiz bütün direnişlerin ortak yollarından bir kez daha geçmeye çalışıyorlar. Onların üstüne giden sadece çevik kuvvet değil, tanklar, helikopterler, bombalar gidiyor, hem de her an. “Üç mahalleyi haritadan sileceğiz” diyen komutanlar kentlere giden heyetlerin yollarını kesiyor. Silvan’da eşbaşkan ve milletvekillerini bile kurşun yağmuruna tuttuğunu, gaza boğduğunu canlı yayınlarda herkes izledi. Oralarda, devletin Batı’yla kıyas kabul etmez şiddeti karşısında hendekler tanklara karşı, çarşaflar keskin nişancılara karşı barikatlardır. Silah niye diye sorarsak, silahla kaç çocuk öldürdüklerini hatırlamamız yeter. Özel tim denen cinayet timlerini, biz ara sıra öldürüldüğümüzde, helikopterli operasyonlarda görürüz, ama 35 yıldır oraları hiç terk etmedi. Harabeye çevrilen evlerinde direnen insanlar, hiç olmadı saygıyı hak etmiyor mu?

Hepimize bugünkü vahşi dünyada umut ve bir gelecek rotası açığa çıkardığı için sarıldığımız HDP, hepimizin emeği ama en çok Kürt halkının 30 yıllık direnişinin eseri. Her kesimin haklı olarak çok beğendiği Demirtaş’ı yetiştiren de bu direniş değil mi? Sanıldığının ya da iddia edildiğinin aksine Kürtçü değil, doğal olarak Kürt ağırlıklı ama Kürt halkı ile Türkiye’nin tüm diğer halklarının, inançlarının, kadınların, gençlerin ortak yaşam modelini direnişin içinden bulmuş en canlı varlığı. 80 vekille meclise tam bu nedenle gelmiş bir parti. Bu parti de, ezilenlerin birlikteliğinin ve direnişinin özyönetim halidir. Daha büyük cephesel birlikler için mayadır.

O halde Cizre, Silopi, Silvan ve diğerleri ortaklaşarak hepimiz için direniyor. Hepimize lazım özyönetim-yerel özerkliği ve de mecburiyetten, özsavunma güçlerini yaratarak var kılmak için direniyorlar. Bunun meşruiyetine inanmazsak, devlet aklının mengenesine sıkışırız ve “rahatımızı” Kürtlerin bozduğuna inanırız. Kürt halkının kendini yönetme hakkına saygı göstermezsek, Gezi’yi, TEKEL’i, HES direnişlerini temelsiz bırakırız. Kürt halkının taleplerini hiçleyen iktidara karşı direnişini anlayamazsak, devlet aklına, hak gasplarına yenik düşeriz; en uçta “vatan-bayrak elden gidiyor” umacılarına boyun eğeriz; pek çok Türk vatandaşın kirli propagandaların basıncında kapıldığı sanrıya kapılırız.

Son 30 yılı aşkın savaş halini, yengileri, yenilgileri düşünelim. 17 bin faili meçhulü, 40-50 bin gerilla ya da asker giysili Türk, Laz ya da Alevi, Kürt yoksulunun ölümünü düşünelim. Daha çok düşünelim, daha çok anlamaya çalışalım. Vicdan-merhamet kalıplarından, insan, insan hakları kalıplarından düşünelim. Ana dili konuşamama, yazamama, okuyamama halinin nasıl bir hal olduğunu adlandırmaya çalışalım. Adının, ulus kimliğinin yok sayılmasından tutun, devlet zorbalığının en açık biçimlerinden geçmiş bir halkın barış ve eşit kardeşlik istemeye devam etme bilgeliğini kavrayalım. Türkiye’nin sadece Türklerden ve Türkçeden oluşmadığını anlayalım. Sadece Müslümanlardan, hele de Sünni Müslümanlardan oluşmadığını fark edelim. Farklılıkları fark edip birlikte yaşamak ancak bizi özgürleştirir, mutlu kılar. Gerisi “Vatan, millet, Sakarya” nutukları kadar boş ve yıkıcıdır.

Eski tarihten üç not:

Biri yönetenler katından. Çok etnikli, çok dilli, çok inançlı halklar hapishanesi Osmanlı’nın son, Türk burjuvazinin yükseliş ve her şeye el koyma zamanı. 1. Dünya Savaşı’nın olgunlaşma koşulları ve etkilerinin Osmanlı’ya yansıma zamanı.

1. Ana akım; Prens Sabahattin; Sultanlık devletinden siyasette özerklik-ademi ve ekonomide serbest, özel sektör ağırlıklı ekonomiye geçiş.

2. Ana akım; İttihat Terakki; Türklüğü egemen kılacak milli devlet ve milli iktisat. İcraatları, tekleşme yolunda her şey. Ermeni soykırımı ve Alman emperyalizmi ile kader birliği, kalıntılarıyla Orta Asya Türkleri için sosyalist devrime karşı savaşa girmeye kalkışmak…

Memleket sathında kalan bölükleri ise, İttihat Terakki’nin hazırladığı zeminde Bolşeviklerin yardım ve desteğiyle savaşını kazanıp Türklük bayrağı ile milli iktisat ülküsüyle, kapitalist dünyayla kucaklaşmaya hazır Cumhuriyeti kurdular. Devlet, bayrak, dil her şey Türk’e ait yek parça bir toplum yaratmaya koyuldular. Türk olmayanın payına da sürgün, asimilasyon; beğenmezsen ölüm, idam; kimliği, dili yok sayma, görüldüğü yerde zinhar, hemen yasak madde uygulaması, mahpusluk düştü.

En çok da Kürtler için isyan yolu böyle başladı.

İkincisi, komünistlerin buna paralel tarihidir. Ondan uzun boylu bahsetmeyeceğim ama Mustafa Suphilerin Karadeniz’de boğdurulmasıyla başlayan süreç, Sovyetler’in merkezi bürokratik devletleşmesine paralel, memleket sathında burjuva gelişmenin kuyruğunda yuvarlanıp gitmek olmuştur. Kürtlere özerklik sözünde durmayan cumhuriyetçileri desteklerken, Kürtlerin kırımıyla ilgilenmemişlerdir.

’71 devrimci isyanıyla gelişen ikinci kuşak komünistlerse, eski kuşağı tüm tarihsel aşmışlıklarına karşın özerkliği, federasyonu, kendi kaderini tayin hakkını anın işi saymamışlardır. Onlar da Sovyet sisteminin özünü değil, Rusya’daki şeklini esas aldıkları için neredeyse Rojava devrimine kadar -belki Gezi’ye kadar- “Titocu revizyonist özyönetim” mahkumiyetinde, durağında kalmışlardır. Kürt devrimi, onları, Marksizmin özü ile yaşamın bağlantısını sorgulatmıştır her seferinde ve o ölçüde ilerleme olmuştur. Bugün kavganın en önlerinde olmanın anlamı ve nedeni budur.

Üçüncü not orta yollardan… Kürtlerin özyönetim deneyimine epey soğuk bakanlardan, mesela 12 Eylül’den önce Alpagut maden direnişini, Fatsa deneyimini ve mahallelerde direniş komitelerini yaratıcılarına hatırlatmak, hatırlamak gerekir. Hele de, her durumda “söz yetki karar halka” diye bağıranlara bir daha sormak gerek:

Bütün bunlar, isyanın başından beri Kürtlerin eyleminde yok mu?

Peki, fark nerede? O ünlü benzetmeyle; coğrafya, ulus ve de önderlikte mi? Fırat’ın doğusu ile Batı’sını keskin kılıç gibi ayırma aklı sadece egemenlere has kalmadı. Seçim sonrası kendisiyle yapılan röportajda, Haziran Hareketi’ni anlatırken HDP’nin adını anmamayı başaran (!) Alper Taş, ertesi gün Silvan’da direnişin yanında oluyor. Hayat zorlayınca, eylem ve bilinç değişiyor. Buna güveneceğiz.

Daha da değişmek gerekiyor ki, bizzat Türk köylüsünün, çevrecisinin, işçisinin, aydının da aynı şeyi isteyip kendine gerektiğinde devletle çatıştığını kavrasın. Hafta başında, Sivas’ta çalıştığı fabrikayı “mafyaya kaptırmamak” için sokak işgaline girişen ve polisle çarpışan çelik işçisi de aynı şeyi yapmadı mı? Faşist, sömürgeci rejime mahkum olmamanın başka yolu da yok.

* Atılım Gazetesi’nin 20 Kasım 2015 tarihli 199. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 30 Kasım 2015, Pazartesi 10:40
Kategoriler: Güncel, Haberler, Makaleler, Politika, Serbest Kürsü