Ya statü ya statü

Ya statü ya statü

ARİF ÇELEBİ-

Kürdistan devrimi yeni bir aşamada. Ulusal statüyü talep etmiyor, ilan ediyor. Söz, eylemde cisimleşiyor. Halkın ve gerillanın öz gücüyle yapılan bir ilan bu, devrimci yoldan ve devrimci biçimde. Bunu erken bulanlar, barışçıl yöntemlerin yeterli olduğunu savunanlar aldanıyor. “Türk’ün gücünü göreceksiniz” diyen bir devlete halkın gücünü göstermekten başka bir yol var mı? Burjuva Türk devleti ile uzlaşarak meselenin hallolacağını sananlar dönüp M. Kemal’in ne yaptığına baksınlar.Ya statü ya statü!” gerisi büyük bir aldanma olur.

Sömürgeci faşist devlet terörü sınır tanımıyor. Kürdistan kentleri, Kürt halkı, Kürt çocukları ateş altında. İşkenceci katil devlet timleri, aşamadıkları Kürt direniş duvarlarına en aşağılık ırkçı, sömürgeci ve lümpence sloganlar yazarak sefil, seviyesiz ve zavallılıklarını resmediyorlar. Yolu yok, halkın direnişi karşısında diz çökecekler. Sömürgeci askeri güçler Farqîn’den (Silvan) çekildiğinde, suratlarında patlayan sloganlardan daha güçlü bir silah var mı?

BARIŞÇIL OLAMAZ MIYDI?

Özyönetim ilanları barışçıl yollardan olamaz mıydı? Hendek kazmalara, keleşli savunmalara, barikat kurmalara ne gerek vardı?

Bugünlerde en çok tartışılan konulardan biri bu. Hem liberal solcu aydınlar hem de HDP içindeki uzlaşmacı çevreler yapılanı eleştiriyor. “Özyönetim tamam da bu demokratik yoldan gerçekleşmeli.”

Bunu söyleyenler belli ki burjuva Türk devlet gerçeğinden bihaberdir ve tarih bilincinden yoksundur.

Hayır, Türkiye’de özyönetim ve demokratik özerklik yalnızca barışçıl mücadeleyle elde edilemez. Edilemez, çünkü bu düpedüz bir ulusal statü talebidir. Burjuva Türk devleti “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür” zemini üzerine kurulmuştur.

Kürdistan’ın ulusal statü kazanmasının bu zemini yok edeceği korkusu ile titremektedir. Bu nedenle en geri biçimlerde dahi olsa bir ulusal statüyü engellemek için var gücüyle saldırmaktadır. Bireysel kültürel haklara evet, ama hangi türden olursa olsun kolektif haklara hayır. Burjuva Türk devleti uzlaşmaya en yatkın olduğu zamanlarda dahi bundan öte bir noktaya gelmemiştir. Bundan öteye ancak ve ancak halkın her yoldan direnişi ile geçilebilir. Tarih buna şahittir.

YENİ BİR DURUM DEĞİL

Kürtler barışçıl yolu çok denedi. Üstelik yeni değil. Türk burjuvazisinin lideri M. Kemal, Anadolu’ya geçtiğinde Kürtlerle birleşmek zorunda olduğunu biliyordu. Kürtlerin bağımsızlığa yönelmeleri halinde o günkü Türk devleti ya tarihe gömülecekti ya da orta Anadolu bozkırına sıkışmış bir devlete dönüşecekti. Birinci aşama, Kürtleri bağımsızlıktan vazgeçirmekti. Bunun da yegâne yolu “birlikte kurtuluş, birlikte kuruluş”a Kürtleri ikna etmekti. Kürtler kaderini Türklerle birleştirecek bunun karşılığında Kürtlerin ulusal kültürel hakları tanınacak, kurulacak yeni devlet Kürtlerin ve Türklerin ortak devleti olacaktı.

Kürt aşiret ve dini ileri gelenlerinin bir bölümü bu çağrıya olumlu yanıt verdi. Bağımsızlıkçılar azınlıkta kaldı. Amasya protokolünde “Kürtlerin ırki haklarının tanınacağı” İstanbul ve Ankara hükümetleri ile padişah temsilcisinin imzalarıyla güvence altına alındı. 1921 Anayasası ile halk meclislerine dayalı demokratik özyönetim sistemi kabul edildi. 1922 Ocak’ında TBMM’ye Kürdistan özerkliğine ilişkin yasa tasarısı sunuldu. 1923’de İzmit’teki basın açıklamasında M. Kemal Kürtlerin çoğunluk olduğu yerlerde kendi yöneticilerini seçeceklerini, böylece kendi kendilerini yönetmiş olacaklarını belirtti. Lozan barış görüşmelerinde İnönü, meclisin ve devletin, Kürtlerin ve Türklerin ortak meclisi ve devleti olduğunu söyledi.

Bağımsızlık yerine ortak devlet, demokratik cumhuriyet Kürtlere daha cazip geldi. M. Kemal’e inandılar, onun peşine takıldılar.

Daha dün Osmanlı’ya başkaldıran kimi Kürt aşiret beyleri, şimdi burjuva Türk temsilcileriyle “Kürtlerin ve Türklerin ortak vatanı” vaadiyle kol kola girmişlerdi.

Öyle kanmışlardı ki bu vaadin vakit geçirilmeden uygulanmasını isteyen Kürtleri ezmek için Türk burjuvazisiyle ortak hareket etmekten geri durmamışlardı. Koçgiri tam da böyle bir isyandır. Koçgirililer, imza altına alınmış ve vaat edilmiş olan özerkliği istiyorlardı. Meclisteki Kürt temsilciler “şimdi sırası değil” diyen M. Kemal’in kuyruğuna takıldı. Hep birlikte ayaklanmayı bastırdılar.

Gel gör ki özerklik, “Kürtlerin ırki haklarını tanıma”, demokratik cumhuriyet zamanı hiç gelmedi.

Lozan Antlaşması’ndan sonra artık Kürt ittifakına ihtiyaç kalmamıştı. Kürt’ün bırakalım “ırki” haklarını Kürt’ün varlığı bile inkâr edildi. Anadili yok sayıldı. Şimdi artık “herkes Türk”tü.

Kürtler uyandı ama artık geçti. Koçgiri isyancılarını M. Kemal’le birlikte ezme kararı veren Kürt vekillerden bazıları aldatıldıklarını anladı. Bu kez onlar isyan örgütlemeye girişti. M. Kemal hiç tereddütsüz onları idam ettirdi. “Ortak vatan, demokratik cumhuriyet” gitmiş, yerine “tek devlet, tek millet, tek dil” gelmişti.

ALDATILANIN SORUMLULUĞU

Türk burjuvazisi Kürtlere ihanet etti. Ya aldatılan Kürtlere ne demeli.

Türk burjuvazisi pek çok söz verdi, imza altına aldığı pek çok metinle sözlerini güvence altına aldı. Ama ne verilen sözlerde ne de imza altına alınan metinlerin hiç birinde ulusal statünün tanınacağına ilişkin bir belirleme yoktu. Ortak vatan, yerel yönetim hakları vb. denmişti ama ulusal statüden bahsedilmemişti. 1921 Anayasası özyönetimi tanır ama ulusal statüyü tanımaz. 1922’deki yasa Kürdistan’dan bahseder ama ana dilde eğitim hakkını açıkça reddeder. M. Kemal İzmit’te Kürtlerin haklarından söz eder ama bunu ulusal statü tanınması anlamında ortaya koymaz.

Gerçek içeriği ile özerklik girişimi Koçgiri ayaklanması ile ortaya konmuş ne yazık ki bu da uzlaşıcı Kürtlerin ortaklığıyla bastırılmıştır.

Tarihsel tecrübe gösteriyor ki en olumlu koşullarda dahi uzlaşma yoluyla, barışçıl metotlarla en alt düzeyde dahi ulusal statü elde edilememiş, dahası imha ve inkâr siyaseti devreye sokulmuştur.

BUGÜNDEKİ TARİH

Bugünün Kürt özgürlük hareketi de ulusal bağımsızlıktan vazgeçti. Ortak vatan ve demokratik cumhuriyet talebini benimsedi. Ulusal statü talebini en geri noktaya çekti.

Fakat o böyle yaptı diye devlet de “aman ne güzel” demedi. PKK’nin bağımsızlık stratejisinden vazgeçmesini yeterli bulmadı, onun derdi Kürt özgürlük hareketini her türlü ulusal statü talebinden vazgeçirerek bireysel-kültürel haklara razı etmekti.

Tıpkı, 1920-’23 arasında olduğu gibi mesele ulusal statünün kabul edilip edilmemesinde düğümlenmiştir. Tıpkı, o yıllarda Koçgirililerin ayaklandığı gibi Kürtler yine ayaklanmış ve o yıllardaki gibi ulusal statünün kabul edilmesini istemektedir. Ve yine o yıllarda olduğu gibi Kürtlerin bir kısmı ve liberal burjuva Türklerin bir kısmı “şimdi sırası mı?” demektedir.

ŞİMDİ DEĞİLSE NE ZAMAN

Evet, şimdi tam sırası. Kürt halkı hiç bu kadar örgütlü olmadı. Hiç bu kadar silahlı bir güç haline gelmedi. Bölgesel koşullar hiç bu kadar elverişli olmadı. Denebilir ki, 1920’lerde de koşullar üç aşağı beş yukarı aynıydı.

Ama o yıllarda Türk burjuvazisi ile Kürt aşiretlerinin bir bölümünün ittifakı, bir cephesi vardı. Şimdi Kürdistan devrimci demokratik güçleri ile Türkiye devrimci demokratik güçleri arasında bir ittifak, bir cephe var. En temel fark budur.

Kürdistan devrimi yeni bir aşamada. Ulusal statüyü talep etmiyor, ilan ediyor. Söz, eylemde cisimleşiyor. Halkın ve gerillanın öz gücüyle yapılan bir ilan bu, devrimci yoldan ve devrimci biçimde.

Bunu erken bulanlar, barışçıl yöntemlerin yeterli olduğunu savunanlar aldanıyor. “Türk’ün gücünü göreceksiniz” diyen bir devlete halkın gücünü göstermekten başka bir yol var mı?

Burjuva Türk devleti ile uzlaşarak meselenin hallolacağını sananlar, dönüp M. Kemal’in ne yaptığına baksınlar.

Ya statü ya statü!”, gerisi büyük bir aldanma olur.

Ulusal statü ve devrimci demokratik halk iktidarı için safları sıklaştırma zamanı.

* Atılım Gazetesi’nin 20 Kasım 2015 tarihli 199. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 30 Kasım 2015, Pazartesi 10:32
Kategoriler: Haber-Yorum, Haberler