‘Ünzile vs. BM’ isimli aşırı hukuki rapor

‘Ünzile vs. BM’ isimli aşırı hukuki rapor

ÖZGE KELEKÇİ-

Kadınların hikayeleri nerede başlar? Bizim hikayemizdeki kesinti nerede peki? Dersim’in kayıp kızlarının şarkıları nerede? Taş değirmenlerin arkasında çocuk düşürmeye çalışan kadınların şifalı otlarını kimler unuttu? “Çanakkale’nin yiğit Anadolu kadını” kendi erkeğinin tecavüzünden, yağmasından ne kadar da uzak mı ve fedakar mı?

Kadın, hikayesini nasıl yazar? Bir Ben, Bir İnsan, Bir Kadın olduğunu neresinden tutar da yazar? Annesine inen tokattan kaçarak saklandığı kömürlüğün karasında mıdır hikaye? Yoksa ocakta taşan süte yetişen babaannesinin güzel sesinden mi hatırlar kendini? “Tahta kaşığı koyarsak içine taşmayıverir”. Bir kadın kendini nereden hatırlar? Kadınlar kendini nereden hatırlar?

Birleşmiş Milletler, 1999 yılında 25 Kasım’ı Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi için Uluslararası Farkındalık Günü ilan ettiğinde, Srebrenitsa’nın tecavüz çocukları 4 yaşına yeni girmekteydi.

1950’li yıllarda İstanbul’da “Kürtler kuyrukluymuş” diye hamamda gizli gizli (yok canım, gayet açıkça, kontrol amaçlı) kıçına bakılışını anlatır bir kadın, şimdi gülerek, belki Kürt olmadığından emin olduğu için kuyruğunun da olmadığından emindir artık. Ya da tam tersi, kimbilir.

1960 yılında diktatörün biri, uzak bir ülkede (Avrupalıların Amerika kıtasındaki ilk yerleşimleri diyelim mi, yerleşim sözcüğü Filistin diye diye çınlasın kulaklarımızda) üç kızkardeşin günlerce tecavüze uğrayıp öldürülmesini “bu ülkede iki tehlike var, biri kilise diğeri Mirabel Kızkardeşler” diye savunur.

2014 yılında, Şengal dağında binlerce Ezidî kadın, kadim bir erkek geleneği olarak soykırımın son yansımaları gibi gelip geçer ekranlardan. Aynı vakitlerde, bu kadınlara koşarak yardıma giden başka kadınları Avrupa moda dergileri çoktan bilboardlara taşımıştır bile.

1500 ile 1800 yılları arasında, Avrupa’da çoğunluğu kadınlara gizli yollarla yardım eden başka başka kadınlardan oluşan on binlerce cadının yakıldığı topraklarda GDO’suz bitkiler yetişmektedir şimdi o küllerden.

1896 ve 1915 Ermeni soykırımlarında “evlenilerek kurtarılan” kız çocuklarının (büyük dedem mi yok canım, yardım ediyorlarmış Ermenilere!) gizli tecavüz kurbanı olduklarını kimse susarak bile kabul etmez.

1955 yılında, ABD’de Rosa Parks isimli siyahi bir kadına bir otobüs koltuğundan kalkarak yerini bir beyaz adama vermesi emredilir (Martin Luther King’e suikast mi olmuş, kendileri yapmıştır).

Kadınların hikayeleri nerede başlar? Bizim hikayemizdeki kesinti nerede peki? BM’in ilan ettiği Kadına Yönelik Şiddeti Önleme Günü’nde bir farkındalık yaratmaya çalışırken, tarihin içinde unuttuğumuz kadınlar nerede? Dersim’in kayıp kızlarının şarkıları nerede? Taş değirmenlerin arkasında çocuk düşürmeye çalışan kadınların şifalı otlarını kimler unuttu? “Çanakkale’nin yiğit Anadolu kadını” kendi erkeğinin tecavüzünden, yağmasından ne kadar da uzak mı ve fedakar mı?

Kadına yönelik şiddet eylemlerinin bir didiklemeye dönüştüğünü de bilmiyor muyuz artık? Bedenimizin, acının en hasını ben çektim diyebilmek için tüm adli tıp odalarından, mahkeme salonlarından, psikiyatrist koltuklarından, tv programlarından, tweetlerden ve gazete manşetlerinden artakalması gerektiğini. Acımızın ve direnişimizin dile dökülebilmesi için, göze sokulabilmesi için en çok detayıyla, en çok daha da çok ve daha da çok anlatılması gerektiğini, bir kez daha ve bir kez daha, daha tutarlı, daha çok, her gece içine zorla giren adamın boğazını keserken tam olarak ne hissettin? Ne hissettin? Ne hissettin? Farkında mısın?

Hiçbir hikayeye dönüşmeden anlatılması gerektiğini her şeyin. Farkında mısın? Yok edilene kadar tekrarlanması gerektiğini belki. Ne hissettin? Farkındalık dediğimiz belki de tekrarlayarak, tekrarlayarak tüm boşlukları doldurup tutarlılaştırarak, tüm dolulukları boşaltıp tutarsızlaştırarak tüketmek. Farkında mısın? Anlatılamayan sürekli şiddet an(ı)larının sürekli tekrar ettirilerek sürekli sürekli çok daha sürekli söze bulanarak sürekli devlet ve sürekli erkek eliyle sürekli yeniden sürekli yaratılması. Ne hissettin? Hatırlamanın iyileştirici etkisi olduğunu unutuverelim diye, hikayesiz ama çok sözlü kalalım diye, bir anda her şeyi anlayıverip tüm şiddeti ve direnişi tanımlayarak yaratılacak bomboş bir hafızayla aydınlık günlere açılacak modern kadınlar olabilmek için. Ne hissettin? Otopsi meraklılarının hafızamıza pamuklar yerleştirdiği o kutsal ve tutarlı ve bilimsel ve hukuki ve çağdaş anlar. Farkında mısın?

Ama hikaye nerede başlar diye sorarsa ya Ünzile, Çağdaş Yaşamı Destekleme timlerine? Sahi, kadınların hikayeleri nerede başlar? Hangi kömürlüğün karasını hangi sütün taşarkenki kokusunu unuttuk da hikayemizi bir BM raporuna, H&M bilboarduna yapıştırdılar?

* Atılım Gazetesi’nin 27 Kasım 2015 tarihli 200. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 3 Aralık 2015, Perşembe 15:35
Kategoriler: Haberler, Kadın, Makaleler, Politika, Serbest Kürsü