Vakit varken

Vakit varken

SAMİ ÖZBİL-

Bayırbucak vesilesiyle kışkırtılan milliyetçi-ırkçı kabarma Türkiye’de iki şekilde boşalıyor son zamanlarda. En sinik, biçare biçimde Avrupa’ya dinsellik üzerinden yöneltilen düşmanlık bunun ilk hali. İkincisiyse Kürtlere dönük düşmanlık.

2015 Ekim MGK’sındaki stratejik karar Rojava’nın düşürülmesi ve fiilen Suriye topraklarına girmekti. Her olay ve bu arada birdenbire alevlenen Bayırbucak hassasiyeti bunu doğruluyor.

Daha önce Türkmenlerin uğradığı saldırılara, mesela Irak’ta sessiz kalan iktidar birdenbire onları hatırladı. Elbette hayır. Rejim de Suriye denklemine, El Nusra ve Ahrar ül-Şam gibi çeteleri desteklemenin ötesinde bizzat örgütlediği Sultan Murat Tugayları benzeri JİTEM-MİT bağlantılı çetelerle dahil olmak istedi. Tampon bölge, Rojava’nın düşürülmesi ve Lazkiye’nin kuşatılarak Rusya’ya karşı avantaj sağlama gibi birçok amaç için bu hamleye muhtaçtı.

Olan bitenin bir rejim tezgahı manası taşıdığı o kadar belli ki, Bayırbucak’taki çatışmalar Irak-Suriye hattındaki tansiyon içinde olağan bulunuyor. İktidarın feveranına aldıran yok.

Bayırbucak’taki çeteler Osmanlı İmparatorluğu güzellemesi yapar ve bu nedenle çatıştıklarını söyler, üstüne bir de Rojava düşmanlığa ajitasyonuna girişse doğal olarak emperyal hevesleriyle baş başa kalırsınız. Bu saldırgan mütecaviz pozisyon iktidarı daha da yalnızlaştıracaktır.

Ancak Türk devlet mekanizmasındaki işleyiş gereğince, yeni bir karar alınıncaya dek bu politika sürdürülecektir. Ana hedef Rojava’nın boğulması olduğu için de, dönüp dolaşıp yine Kürtlerin başına ekşiyeceklerdir. Bayırbucak vesilesiyle kışkırtılan milliyetçi-ırkçı kabarma Türkiye’de iki şekilde boşalıyor son zamanlarda. En sinik, biçare biçimde Avrupa’ya dinsellik üzerinden yöneltilen düşmanlık bunun ilk hali. İkincisiyse, Kürtlere dönük düşmanlık.

Tribünlerde “yabancıları” yuhalayanlarla Kürdistan sokaklarından ırkçı marşlarla geçen, duvarlara ırkçı yazılar yazanların kesişim kümesi Kürt karşıtlığıdır. Bir yanı lümpenlik-serserilik ve kalanı politik bir planın payandalığını yapmaktır. Bu kesimlerin toplamı iç savaşın karşıdevrimci kitlesidir.

Bu kitle mukeddesatçı veya milliyetçi değil. Bu iki ekolün kendisince değer-hayat prensipleri vardı. Bunlar ise siyasal-sosyal yıkım dönemlerinde ortaya çıkan ilk hangi karşıdevrimci odak giderse ona kapılanan ucuz fiyatlı profesyoneller. Ha bir statta yabancıları yuhalamışlar ha HDP binasını yakmışlar ha Rojava’da çetelerin içindeler; onlar için hepsi bir.

Önümüzdeki dönem ve özellikle bir yıllık zaman dilimi, özgürlük ve devrim güçleri bakımından oldukça zorlu geçecek görünüyor. Bu siyasal iklimde suikast planları ve haberleri şaşırtıcı olmak bir yana tabloyu tamamlıyor.

Saldırı dalgasına 2014 Ekim MGK’sında karar verildi. Bu nedenle devleti adeta yeniden düzenlediler. HDP’nin yeni yaşam çıkışı ve bunun başarılı olması onları bir an durdurdu, anacak sonra tekrar saldırdılar. Üstelik bunu bir tür savaş pozisyonu alarak yaptılar. Halihazırda aynı konumdalar ve olağanüstü bir gelişme olmazsa bunda diretecekler. Devlet sathının doğusu ile batısını birbirinden ayrı tutmayı başardıkları sürce işleri kolaylaşıyor.

Rojava’nın tanınırlığı ve uluslararası meşruluğu ile Kuzey Kürdistan’daki gelişmeler, iktidarın denklemini dağıtabilir, faşist çemberini kırabilir. İki cephede de dişe diş ülke-özgürlük mücadelesi verilmektedir.

Diğer yandan bir süredir Batı’da görülen kararsız, şaşkın, ilgisiz ve toplamında mücadele denkleminde etkisizliğe sıkışan emekçi sol tablosu, tıpkı 90’lardaki gibi çok ciddi bir zaaftır. Herkesi içine alacak ve tekrar hareketlendirecek genel demokratik mücadele kanallarını oluşturmak zorunlu. Türkiye emekçi solu, kendi gündemi ve ihtiyaçları ne olursa olsun Kürtlerden ve mücadelelerinden uzaklaştığı anda rejim için ihmal edilebilir sınırlara hapsedildi. Kürtler, sadece Kürdistan’da değil, Türkiye’nin devrimci-demokratik mücadelesinde katalizör oldu 12 Eylül sonrasında.

Ortak demokratik cephe olarak HDP ve bu arada Kürtler bir demokratik cumhuriyet hedefiyle milyonları etkiledi, örgütledi ve sonuç aldı. Ne var ki rejim ve iktidar, hazırlanmış bir iç savaş siyasetiyle bu projeye saldırdı. Özgürlük yerine asimilasyon ve direnişe karşı örgütsel tasfiye amacı Kürtlerin iradesine çarptı. Özyönetim mecburiyeti de Kürtlerin mevcut imha-tasfiye saldırganlığına karşı nefsi müdafaa yoludur ve arkasında Kürt coğrafyasının en yoksul kesimleri durmakta, bu uğurda bedel ödemektedir. Üstelik Kürtler ve siyasal önderlikleri demokratik cumhuriyet projesini sahiplendiklerini belirtiyor, uzun şartlar altında müzakere yürütebileceklerini açıkça belirtiyorlar.

Eşit ve özgür bir ortak yaşam talebi meşru olduğu kadar dinselliğin, mezhepçiliğin ve milliyetçiliğin alıp yürüdüğü bir coğrafyada ve dönemde çok kıymetli. Kürtler kendi yurtlarında bir savunma hattı oluşturdular. Bunun akamete uğraması mümkün değil. Ancak rejimin saldırıları şiddetlendikçe müdafaa hattının gelişmesi ve toplamda iç savaşın sürdürülemez hale gelmesi, bunun toplumsal bir iç savaşla sonuçlanması gayet mümkün. Bu da çöküş ve yıkım demektir.

Rojava’nın kalıcı biçimde zafer kazanması ve Kuzey’deki halk direnişinin akamete uğramaması, Türkiye sathındaki toplumsal çöküşü de engeller. Sınıf mücadelesinin ve devlet-halk çelişkisinin en sert biçimde sürdürdüğü Kürdistan’a karşı bir anlık ilgi zayıflığı dahi kabul edilemez. 90’lardaki hata ve yanlışları tekrarlamaksa bağışlanır değil.

* Atılım Gazetesi’nin 27 Kasım 2015 tarihli 200. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 3 Aralık 2015, Perşembe 15:58
Kategoriler: Haberler, Makaleler, Politika, Rota