Burjuvazinin dayanılmaz çaresizliği

Burjuvazinin dayanılmaz çaresizliği

ARİF ÇELEBİ –

Kapitalistler eşitsizlik bıçağını her gün biraz daha biliyor. O bıçağın kendi boğazlarına dayanacağını bile bile yapıyorlar bunu. Çünkü başka çareleri yok, varlıklarını ancak o bıçağı keskinleştirerek sürdürebiliyorlar. Var olmanın dayanılmaz çaresizliği bu olsa gerek.

Küreselleşmenin insan tarafı yok. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en büyük göç dalgasıyla karşı karşıyayız. 60 milyon insan evini terk etti ve kötü insan hakları altında düşük ücretlerle çalışmaya hazırlar. Burada özgür olarak, serbest olarak dolaşamayan tek unsur insan… Her kesimden milyonlarca insanın umutları yok oluyor, hayatları kararıyor ve onlar açısından dünya yaşanmaz bir konuma geliyor. Tabi ki bu gidişat da berberinde sosyal sorunlar ve ciddi gerginlik getiriyor… Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir… Gerçek sorun kapitalizmdir.

Bu sözleri sarf eden kişi ne bir sosyalist aydındır ne de sınıf bilinçli bir işçidir, Türk sermaye oligarşisinin en üst sırasında yer alan Koç Holding yönetim kurulu üyesi Ali Koç’tur.

Hayır, Ali Koç sınıf intiharı gerçekleştirmedi. O’nu böyle konuşmaya iten başlıca sebep kapitalizm için “tarihin sonu”nun gelip çatmasıdır. Burjuvazinin “okumuş çocuk”u bunu hissediyor, görüyor.

Emekçinin sırtından geçinen, kendisi zenginleşirken onu insanlık dışı koşullara mahkûm eden zenginler sınıfı burjuvazi, çaresiz, umutsuz ve korkak halde. Bu, aşılamaz bir umutsuzluk ve ecele faydası olmayan bir korkaklık halidir. Bu, adım adım ölüme yaklaşan bir sınıfın dayanılmaz çaresizliğidir.

KAPİTALİZMİN VAROLUŞSAL KRİZİ

Son yedi sekiz yılda yaşanan olaylar ele alındığında görülecektir ki, kapitalizm öncekilerini çok aşan bir genel krizle karşı karşıyadır. 2007-’08’de patlayan dünya ekonomik krizi, aradan geçen sekiz yıla rağmen henüz atlatılabilmiş değil. Daha da önemlisi krizin atlatılabileceğine dair hiçbir emare yok. Geleceğe umutla bakan ya da krizden nasıl çıkılabileceğine dair öneriler yapan herhangi bir burjuva düşünür de ortalıkta görünmüyor. Yine de dünya tekelleri karlarına kar katmaya, en yüksek karlarla kasalarını şişirmeye devam ediyor.

O halde niye bu kadar sızlanıyorlar? Niye bu kadar umutsuzlar?

Çünkü karlarını güvenceleyemiyorlar. Çok kazanıyorlar ama kazandıklarını yeniden yatıracak alan bulamıyorlar. Ellerinde aşırı fazla sermaye birikiyor. Biriken bu sermaye borsada, bankalarda yığıldıkça yığılıyor. Nerede nemalanacak bir şey bulsa saniyesinde oraya akıyor. Kredi yatırımın değil borçlandırma yoluyla soymanın adıdır bugün. Devletlerin “kamu borçlanması”ndan bireylerin borçlanmasına kadar muazzam bir yağmacılık yürürlüktedir. Gel gör ki bu yağmacılık kaynak yaratmaz, elde zaten hazır bulunan kaynakları tüketir, bu kaynakların bir elden bir başka ele geçmesine, küçük birikim ve sermayelerin büyük sermayelerce yutulmasına yol açar. Bunun kaçınılmaz sonucu tekelleşme derecesinin yükselmesi ve sermayeler arası eşitsizliğin aşağıdan yukarıya geçişi neredeyse imkansız düzeyde derinleşmesidir. Büyük sermayeler büyük karlar elde ediyor, bu doğru. Ama bu karlar üretimden gelmiyor, başkalarının eklindekini mali araçlarla gasp etmekten geliyor. Bu, sermayenin kendi kendini tüketmesidir.

Bunun böyle olması kaçınılmazdır çünkü sermayenin dünya tekelleri biçiminde yoğunlaşma düzeyi o derece büyümüştür ki mevcut dünya pazarı onların ihtiyacını doyurmaya yetmemektedir. Keza, sermayenin aşırı yoğunlaşması ve merkezileşmesi nedeniyledir ki, üretici güçleri geliştirmek yoluyla rakipleri saf dışı bırakmak ve yeni yatırım alanı yaratmak eskisi kadar karlı değildir. Sürekli teknik devrimle sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini gerçekleştirmek kapitalist üretim tarzının ayırt edici yanıdır. Onu var eden bu özgül yan artık işlevsizleşiyor. Sermaye kendi varoluşsal temelini kendi elleriyle ortadan kaldırıyor, üretici güçleri geliştirme yeteneğini yitiriyor.

Bunun kaçınılmaz iki sonucu oluyor: Birincisi, üretici güçleri geliştirerek karını artıramayan kapitalistler emek maliyetini en aşağı çekerek karlarını çoğaltmaya yöneliyor, ikincisi, yukarıda belirtildiği gibi mali soyguna koşuyor.

Bunlar, tekellerin karlarının tavan yapmasına yol açmasına açıyor ve aynı nedenlerle eşitsizlik de tavan yapıyor. Ücretler düşüyor, işsizlik artıyor, küçük ve orta işletmeler büyük bir hızla tasfiye oluyor, sefalet büyüyor. Uçurum derinleştikçe kopuş hızlanıyor. Ezilenlerin öfkesi isyana dönüşüyor. Süreğen ekonomik kriz süreğen bir politik krize zemin yaratıyor. Dünyanın büyük burjuvazisi dünyayı eskisi gibi yönetemiyor. Düzen yerini kargaşa ve kaosa bırakıyor. Bu kaos ve kargaşa, yeni bir dünya özlemini kamçıladığı gibi din görünümü altında kapitalizm öncesi arayışlara da yol açabiliyor. Politik kriz ideolojik krizle tamamlanıyor.

KORKU ENDİŞE VE ÇARESİZLİK

Ben şahsen 6 ve 8 yaşında iki çocuk sahibi bir baba olarak çocuklarımızın geleceğinden, bu gidişata baktığımız zaman, endişe duymamak mümkün değil diye düşünüyorum. Eminim bu da hepiniz için geçerlidir” diyor, Ali Koç.

Ali Koç’un çocuklarının geleceğinden duyduğu endişe, kapitalizmin geleceğinden duyduğu endişenin ta kendisidir. Emeğin yağmasından beslenen kapitalistler, derinleşen eşitsizlik uçurumunun keskinleştirdiği çelişkilerin sonunda bir toplumsal devrime yol açmasından korkuyor.

Ali Koçgillerin böyle bir toplumsal devrim sonucunda halkın sırtından kazandıkları varlıklarını halka geri vermek zorunda kalacakları açık. Bunu önleyemezler. Önleyemezler çünkü ayakta kalabilmelerinin yegane koşulu emeği daha çok yağmalamak, mali soyguna daha çok yönelmektir, haliyle eşitsizliği daha da derinleştirmektir. Bir toplumsal devrim kaçınılmazdır.

Eşitsizliği azaltmaya çalışıyorum” diyor Ali Koç. Bu imkansız. Dünyanın en iyi niyetli kapitalisti de olsanız, ancak ve ancak emeğin maliyetini daha çok düşürerek ayakta kalabilirsiniz. Üretimde teknik devrim yerine işçiyi daha ucuza ve daha çok çalıştırmak emeğin maliyetini düşürmenin günümüzdeki başlıca yoludur. Kim daha iyi teknik geliştirmişse değil, artık kim işçiyi daha ucuza getirirse o daha çok kar elde etmektedir. Günümüz kapitalizminin varoluş gerçeği budur. Eşitsizliği derinleştirmeyen kapitalist ayakta kalamaz.

Kapitalistler eşitsizlik bıçağını her gün biraz daha biliyor. O bıçağın kendi boğazlarına dayanacağını bile bile yapıyorlar bunu. Çünkü başka çareleri yok, varlıklarını ancak o bıçağı keskinleştirerek sürdürebiliyorlar. Var olmanın dayanılmaz çaresizliği bu olsa gerek.

* Atılım Gazetesi’nin 4 Aralık 2015 tarihli 201. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 4 Aralık 2015, Cuma 11:49
Kategoriler: Emek, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler, Yol