Kesişim kümesi

Kesişim kümesi

SAMİ ÖZBİL-

Tahir Elçi cinayeti iktidar tarafından ikna edici biçimde aydınlatılmazsa Kürt halkıyla devlet arasında nicedir pamuk ipliğine bağlı süren ilişkiler büsbütün kopar.

Cinayet kadar cinayetten sonraki tutumlar da önemli. Her zamanki gibi özgürlük hareketini hedef alan açıklamaların iler-tutar yanı yok. Kürtlerin her geçen gün daha açık ifadelerle iktidarı ve Türk halkına yönelttiği sorular ortadayken meseleye bu zihniyetle yaklaşmak toplumsal iç savaşın yolunu döşer.

Onun bir adım sonrasında durumu ne devlet toparlayabilir ne de başka bir güç. Kürtlerin hassasiyetinin en zor zamanlarda dahi toplumsal iç savaştan uzak durması fazlasıyla istismar ediliyor. Ancak kimse sabır taşı ve bu arada Kürtler iktidarın şamar oğlanı değil.

En son Tahir Elçi’nin katli dahil olmak üzere meydana gelen ciddi olayların neredeyse tamamı bir biçimde Kürt özgürlük mücadelesiyle ilişkili. Rus savaş uçağının düşürülmesi, DAİŞ, El-Nursa, Ahrarul Şam ve Türkmen bölgesindeki bazı çetelerin desteklenmesi, Kürtlerin Rojava devrimini boğmakla ilgili. Cerablus meselesi de bu kapsamda.

Kuzey’e bakalım: İç savaş yasaları, batıdan taşınan tanklar, kontrgerilla kuvvetleri ve sokağa çıkma yasaklarıyla orası düpedüz zaptedilmek isteniyor. Üstelik aceleleri var, çünkü bu siyasetin açıklanabilir ve sürdürülebilir bir ekonomik politiği yok. Bu yokluktan hareketle düşünürsek, yaşananların 90’lardaki gibi bir devlet konsepti icabı meydana geldiğini ve MGK siyasetinin devrede olduğunu kolayca anlayabiliriz.

Zapturapt politikası sürdürülebilir değil, çünkü 90’larda bunu resmi uyuşturucu trafiğinden tutalım bir dolu “gayrinizamî” para trafiğiyle finanse ettiler. Kontrgerillanın devletleşmesi de cabasıydı. Bugün çok daha kuvvetli bir halk direnişi var, sürdüremezler.

Zaman da aleyhlerine işliyor. İlanihaye sürdüremeyecekleri için, şu boşlukta olabildiğince sert saldırıyorlar. Beklemedikleri ölçüde halk direnişiyle karşılaşmaları yüzünden ilerleyemiyorlar ve planlarını uygulayamıyorlar. Bu arada, bir isyan kuşağı daha yetişiyor. Üstelik bu çocuklar ne Filistin’de gördüğümüz taş generallerine benziyor ne 90’lardaki haraket-halk ayırımı sürerken verilen parçalı direnişte yetişenlere. Halkla beraber, halkın içinde ve onların organik devamı olarak yürüyen bu kuşak, kopuşun değil yeniden inşanın/yeni yaşamın kuşağı olacaktır.

Aksi olursa? Direniş zayıflarsa?… Bu senaryo, devlet sınırları içinin bir senede Suriye-Afganistan-Mısır kokteyline dönüşmesidir ki, iktidar sahipleri bunu kendi varlıkları somut olarak tehlike altında olmadan göze alamazlar. Halkın direnişi şu veya bu biçimde ama mutlaka sonuç verecektir.

Rejimin başarılı olabildiği bir başlık var: K. Kürdistan ile Batı’yı birbirinden ayırmak. Hatta İstanbul’daki Kürt’ü de kendi topraklarındaki çatışmalara kayıtsız hale getirmek ki, bu tablo başta HDP olmak üzere bütün emekçi sol bakımından son derece uyarıcıdır. Bir, beş, on Gezi olmuyorsa, Kürtler ve Rojava’dan İstanbul’a onlarla kader birliği yapan devrimciler yalnız kalıyorsa, Kürdistan direnişteki kırılmanın tüm emekçi sol aleyhine olacağı anlaşılamamış demektir. Bu da bir tür apolitikleşmedir. Gönül ferahlılığıyla Kürtlerin savunulduğu ve “aslında”ne yaptıklarının Türk emekçilerine yaygınca anlatıldığı tablodan uzağız. Devrimcisinin, demokratının kafasının karışık olduğu bir zamanda halkın şovenizmden etkilenmemesi imkansız.

Kürtlerle ilgili bütün olumlu gelişmeler, hem somut hem psikolojik yaylım ateşi altında. Emekçi solun kahir ekseriyeti de devrimci dönemlerde polis ve adliyeden ibaret olmaya başlayan devlet aygıtının kadrajına asıl olarak bu vasıfların olup olmamasıyla giriyor veya girmiyor. Söz gelimi Rojava devrimini gerçekleştirme ve inşa faaliyetinde yer alanlar türlü biçimlerde hedeftir.

Önemli bir ayrıntıya işaret edilmeli: Kürtlerin düşman bellenerek yaylım ateşe tutulmaları onların sadece Kürt olmalarıyla ilgili değil. Mevcut şartlar içinde tekelci kapitalist çarkı zorlayan, yeni alternatif yaşam biçimlerini deneyerek kendi yolunu inşa eden ve bu arada diriliği ölçüsünde deneyimli örgüt gücü olan Kürtler, bütün bu özelliklerinin toplamıyla hedeftir. Benzer modeller İstanbul’da veya Muğla’da olsa oraya da aynı şiddetle yönelecekleri açık. Tıpkı geçmişte Fatsa’ya yöneldikleri gibi.

Dolayısıyla, adı ne olursa olsun, Kürdistan halkının doğrudan demokrasisiyle inşa ettiği ve savunduğu yaşam biçimlerinin aynı zamanda emekçi karakteri bulunduğunu görmek gerek. Kürdistan halkının kendi toprakları için belirlediği herhangi bir demokratik modeli prensip olarak kabul etmek ama onunla yetinmeyerek “şimdi o çabaya katkı sunmak, geçelim devrimciliği ortalama bir demokrat olmanın gereği. Eleştiri hakkı veya içeriğe dair tartışmanın dikkate alınması da ancak ve sadece böyle mümkün. Bir sokağı savunmak için onlarca yaralı verilirken hariçten gazel okumak en başta etik değil.

Devlet cihazına karşı varlık hakkını dişiyle tırnağıyla kazanan Rojava ve Kuzey Kürdistan asla düşmeyecek ancak teorik olarak diyelim ki düştü. Egemenler, mevcut zayıflık ve örgütsüzlükle malul emekçi sola nefes aldırmaz.

Yeni bir yaşamın inşa edildiği Rojava ve Kuzey Kürdistan aynı zamanda birer “Stalingrad” ve 21. yüzyılda dünyanın neresinde olursa olsun sosyalizme dair üretilecek her söz bir biçimde bu deneyimlere temas edecektir. Ne mutlu oralarda olanlara, ne mutlu zihnen ve kalben oralardaki yeni yaşamı rehber alanlara.

* Atılım Gazetesi’nin 4 Aralık 2015 tarihli 201. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 4 Aralık 2015, Cuma 11:45
Kategoriler: Haberler, Makaleler, Politika, Rota