Savaş ırkçılık milliyetçilik cinsiyetçilik: ‘Türkiye’nin Yatak Odası’dan görünüm*

Savaş ırkçılık milliyetçilik cinsiyetçilik: ‘Türkiye’nin Yatak Odası’dan görünüm*

MUKADDES ERDOĞDU ÇELİK-

Tahir Elçi, Diyarbakır’da insan hakları savunuculuğu yaptı, kendi deyişiyle; ateşten gömleği giydi. Bugün bu yazının ortalarına gelmişken, o gömleğin ateşinde yandı. Onurlu duruşuyla, barış ve insanlık mücadelesini geride kalanlarımıza emanet etti. Yazıyı onun anısına ithaf ediyorum.

Son zamanlarda iktidarın Ak-Trolleri içinde gazeteciler için; atın, kovun diye emir veren biri var. AKP’nin 7 Haziran yenilgisinden sonra ana akım medya başta gelmek üzere, AKP icraatlarına yandaş olmayan basın organları ve çalışanlarını tehdit ediyordu. “Gazeteci” zat Cem Küçük’ün, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması ardından teşhisi şöyle oldu; “Türkiye’nin yatak odasına girersen böyle olur!”

Sosyal medyaya yaratıcı zeka üretimi olanağı sunan bu sözler, nereden yaklaşırsanız yaklaşın, düzeni, devleti, vatansever vatan kurtarıcılığını, cinsiyetçiliği vs. suçüstü yakalayacak kadar zengin. Cem Küçük gibi neoliberal çağın “ye babam de babam” İslamcı genç kuşağın dilinde, yatak odası ile Türkiye’yi aynı tanım kalıbında birleştirmek de az zeka ürünü değil! Fakat bu zekanın kalıpları nerede, hangi çağdan, hangi bağdan besleniyor düşünmeden geçip gidemedim. O nedenle, sosyal medya geyikleri ötesine geçip ilgilenmeyi hak ediyor diye düşünüyordum ki, Çariçe Katarina ve Baltacı Mehmet Paşa hikayeleriyle ** büyüdüklerini hatırladım. Siyasete ve hayata, namusa yatak odası icraatlarından bakan, rakiplerini seks kasetleriyle dizayn eden siyaset erbabının çamur deryasından ancak böyle yetişiyor ve böyle bakabiliyorlar demek ki.

Bu durumda o sözlerin karşılığını açığa çıkarmamız için sormalıyız: Ne demek Türkiye’nin yatak odası? Neresi, nerede kurulu, nasıl bu yatak odası? Ne yapılıyor orada? Kimler gelip geçiyor oradan?

Sözler, iki gazeteci MİT TIR’larının Suriye’ye doğru silah taşıdığını kanıtlayan fotoğrafları ve yakalanma anın, her iki tarafın da devlet görevlileri olarak kavga ettikleri anın video bantların yayınlanması ile ilgili sarf edildi. Bildiğimiz gibi, TIR’ların sorumlusu MİT, “Türkmen kardeşlere gıda ve ilaç” yardımı götürdüğünde ısrar ederek, görevlilerinin “yargının” elinden koparıp almış, savcı ve hakimler hapsi boylamıştı.

MİT, açılımını yazmaya gerek kalmayacak kadar açık olmuş bir kurum; “özel” statülü, emrine kimlikleri, adları, adresleri, hesapları gizli kadro ve olanaklar sunulan bir devlet organı. Milli ve de gizli. O nedenle, başındaki Hakan Fidan, gaflete düşüp milletvekili olmaya kalkıştığında Erdoğan onu; “Benim sır küpümdü” diyerek yola getirmişti. Yerine yeniden atanma şekli de bir başka sır olarak açıklanmaya muhtaç.

Sır küpü Fidan’ın bugün başında olduğu MİT, sır yuvası. Küçük de, demek ki sır yuvasını yatak benzetmesiyle anıyor; her ikisi Türkiye ile ulanıyor ve iktidardaki AKP’de, Erdoğan’da somut bir figüre kavuşuyor. Ekleyelim; Türkiye bir ülke, yani vatan; halen daha Anayasasında ve ilgili ilgisiz her yerde Türklerin vatanı. Bakmayın siz, ara sıra darda kalınca 72 millet ve de din kardeşliği nutuklarına.

Yani; MİT, vatan, Türkiye, sır, sır küpü ve yatak odası yan yana düşüyor. Devletin sivil olması gereken gazetecisi ile Cumhurbaşkanı’nın diliyle biz vatandaşa böyle anlatılıyor; tehdidin bini bir para eşliğinde. O zaman bilinen gerçekleri, bilinmeyenleri açığa çıkarma yolu olarak bir daha sorgudan geçirelim, bakalım ne göreceğiz?

TIR’ların silah taşıdığını zaten Cumhurbaşkanı da itiraf etti; ha silah, ha değil, ne olmuş? diyerek. Kime gidiyor? Açıklama, Bayırbucak Türkmenlerine olduğu yönünde. Niye diye sorsak da cevap inandırıcı değil.

Zira, DAİŞ’e karşı “savaşan” savaş koalisyonu yoktu henüz. Sadece Kuzey Batı’da Kürtler ve onlarla birlikte hareket eden halklar vardı, Türkmenlerin bir bölümü de buna dahil. Bir bölümü Türkiye’de mülteci olmuş, Antep’i üs yapıp Türkiye devlet organlarıyla iş tutmakla meşguldüler. Sonra görüldü ki, Urfa’ya-Adıyaman’a, hatta Bingöl’e doğru yayılan DAİŞ hücreleri üremiş! Meyvesini Suruç’ta ve Ankara’da kitle katliamları olarak derleyeceklerdi bize. Bayırbucak’taki Türkmenler de o aralarda örgütlendi demek ki. Devlet otoriterlerinin açıklamalarının aksine olaylar DAİŞ’e değildi bu örgütlenme. Nitekim bunu da Erdoğan’ın beyanatından biliyoruz. Kobane direnirken, Erdoğan “Kobane ha düştü, ha düşecek” demişti. Hem de Antep’te, Suriyeli göçmen kardeşlerine miting yaparak. Bu da bir ilk olmalı.

O zaman sorgunun sonucu gizlenen gerçek açığa çıkıyor: İktidardakiler devletin sır örgütüyle, daha o zaman Türkmenlerin hiç olmazsa bir bölümünü Kürtlerin başını çektiği halkların ortak projesine, ortak direnişine karşı örgütledi. TIR’lar, üstü ilaç altı silah bu gerici ittifak yuvalanmasına gitti; hem de devletler hukukuna göre, sınır ihlalleri yaparak. O arada, eğit-donat eğitimleri ve daha bir dizi hileli yolla DAİŞ’e ve gerici örgütlenmelere kan taşıdılar. Sır küpleri şişti, “yatak odası” fena halde günaha ve suça bulandı.

İşte iki gazeteci, bu gerçeğin tüm halklar tarafından bilinmesini sağladılar. Büyük ve cesur gazetecilik örneği sergilediler. İktidar da bu yüzden hedefe koydu onları. Şimdi tutuklanmaları da o zaman karara bağlanmıştı; bizzat Erdoğan tarafından: Bedelini ağır ödeteceğim! Oysa kamuoyuna duyurdukları ne bilgi yeni, ne de iktidarın suçüstü yakalanması yeniydi.

Geçen zaman içinde Kuzey’de Kürt halkıyla açık silahlı savaş yürüten iktidar/tüm kurumlarıyla devlet, işe Kandil’i bombalamayla başlarken ABD’den izin tezkeresinde, DAİŞ’e karşı operasyon yazıyordu. Şimdi Rusya ile dalaşın başlamasının sebebi de aynı. Onun derdi, Osmanlı atalarının koşturduğu atların izinden gidip Ortadoğu’da yeni bir yayılma sağlamakken, Kürt direnişi engelinin yanına bir de Rus engeli dikildi. Rusya, DAİŞ’e karşı savaş başlatınca emperyalist büyüklerle birlikte Türkiye egemenlerinin de huzuru kaçtı.

Şimdi ikisiyle birlikte savaş cephesi açtı. Bayırbucak Türkmenleri, hava ihlali yaygaraları öyle başladı. Kendisi yıllardır, Suriye topraklarına, Irak topraklarına girer çıkar, onlar sınır ya da hava sahası ihlali olmaz ama DAİŞ’e karşı Rusya’nın harekatı olurken “vatan havamız” için yaygara koparır.

Vatan ve bayrak böyle durumlarda hainlerin son sığınağıdır. Bütün kirli işlerini, katliamlarını, sömürgeci planlarını, soygun ve talanını ‘vatan’ ve ‘bayrak’a yükleyerek yapmaktadırlar. Büyük yazar Lev Tolstoy vatanseverliği, “bütün katillerin eğitimini tatmin edecek” bir ilke olarak tanımlarken ne kadar da haklıymış. 1900 başlarında Amerikan vatanseverlik hallerini analiz eden Emma Goldman, bu ilkeye zamanın ruhunu ekliyor: “Hayatın gereklilikleri olan ayakkabı, giysi ve ev yapmaktan çok, insan öldürmeye daha uygun bir donanımı bulunan bir iş; ortalama işçiden daha üstün karları ve zaferleri garantileyen bir iş.”

Biz bizimkilerden biliyoruz ki, milliyetçilik ve vatanseverlik işlediği, aşılandığı yerde, başka uluslara karşı küçümseyici kibir, egoizm, katliam, adaletsizlik yükseliyor. İçinde bulunduğumuz zamanda çok örneğini gördük. Hakkari’de işçilere söyledikleri, Silvan’da duvarlara yazdıkları; “Türk’ün gücünü göreceksiniz, boyun eğeceksiniz” sözlerinde gördük. Ya da Rusya’yı protesto eylemine katılan vatansever pezevenk esnafın yaptığı gibi; “İşletmemizde Rus konsomatris çalıştırmıyoruz” sözlerinde buluyoruz. Burada ırkçılık kadını hedefleyen cinsiyetçilikle kol koladır.

İktidardakilerin, sömürgeci, ırkçı saldırganlığın büründüğü vatan toprağı şalı ile bayrağın altına kimi toplarsa onu suçlarına ortak eder. Sosyal demokratlarımızın yaptığı da bundan ibaret. Zira, sosyal demokrat CHP de sınır ihlali yaygarasından tek sonuç çıkarıp AKP iktidarına arka çıkıyor! Savaş tezkeresini uzatmaya destek olan parti, Kürdistan’da derinleştirilecek ve Ortadoğu’da genişleyecek işgal savaşını, “vatan savunması” bayrağı altına koşmak zorunda kalacaktır.

“Türkiye’nin yatak odası”dan görünümün son halkası cinsiyetçilik, kadına karşı suçlu düzen görünüyor. İster özel ister kamusal anlamıyla anılsın eve ait yatak, insan hayat düzeninde mahremiyet demek. Yatak odası, erkek egemen düzenin kadına karşı işlediği işleyebileceği cinsel suçların, kadına ise günahlar payını düşürdüğü mekanıdır. Yatak odası, bütün bunların gizli bırakıldığı açılmaz çelik kasalardır. Aile ile devlet, bugünkü ailenin iki yüzlü yatak odası ile devletin sır küpü, vatan, egemen siyaset aynıdır.

Cizre’de, Nusaybin’de ve başka yerlerde özel harekatçılar duvarlara; “kızlar geldik inlerinize girdik” diye yazdılar. Yazdıklarıyla ırkçılıklarıyla kopmazca bağlı cinsiyetçiliklerini, sözlerine yedirdikleri tecavüzcü yüzlerini de sergilediler. İşgale giden ordu, kadınların bedenini işgal eder önce. Bir toprağı ele geçirmeyle kadına cinsel saldırıyı aynı düzlemde kurar bu kafa. Böylesi düşmanlığın sanatçısı*** kadın bedenini ele geçirme estetiğini kurar.

Yatak odası metaforu dönüp kendisini vurdu. Ama öyle arsızlar ki, suçları gibi onu da başka yerlere fırlatıp, düşmanlaştırmaya, suç işlemeye devam ediyorlar.

Cem Küçük’ün payesiyle, “Türkiye’nin yatak odası”ndan görünüm bu kadar değil, oradan ortalığa dökülen sırlar ve suçlar bu kadar değil elbet. Ben bu yazıyı yazarken oradan bir siyasi cinayet daha döküldü. Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi polis kordonu altında yaptığı basın açıklamasının ardından öldürüldü! Yarın sıra kimde ve nerede bilmiyoruz ama bu suikast 1991 Vedat Aydın, 2007 Hrant Dink suikastının aynıdır. Tahir Elçi kasıtlı olarak, hedefe konulduğu için öldürüldü. Olay yeri incelemesi, deliller, ateş altında engelleniyor. Anında sokağa, dosyaya gizlilik kaydı geliyor. 1 Mayıs 1977’yi ve 1990’ların sayısız kontrgerilla katliamlarını hatırlayalım.

Suç, suçlu ve suçlarını örtbas etmede devlet zorundan daha etkilisinin olmadığı dersini bellemiş iktidar suçlarını yığdığı; savaş, yolsuzluk, soygun, vatanseverlik ve cinsiyetçilik doldurduğu yatak odasının yıkılışını ve altında kaldığını da görecek; bundan bir an bile kuşku duymadan mücadeleye devam!

DİPNOTLAR:

*12 Eylüllü yılların bir Anadolu’dan Görünüm adlı bir programı vardı. Tek sesli devlet televizyonda, yapımcı-sunucu Ertürk Yöndem, elinde mikrofon, köylülerin ya da nedamet getirenlerin ağzından, kendisinin de zehir zemberek sözleri eşliğinde, “teröristleri” teşhir ederdi. Görünüm sözü, aradan geçen 30 küsur yıl sonra onun izinden giden Cem Küçük’ün sözlerine çok uygun düşüyordu, başlığa ekledim.

**Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığı döneminin Prut Savaşı (1710-1711).

***Atilla İlhan, Kurtlar Sofrası

**** Atılım Gazetesi’nin 4 Aralık 2015 tarihli 201. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 4 Aralık 2015, Cuma 11:20
Kategoriler: Haber-Yorum, Haberler