Tarihin tekerrürüne çomak sokmak

Tarihin tekerrürüne çomak sokmak

VAHAP BİÇİCİ-

Bugün, Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sunduğu zeminde gerçekleştirilen soykırım nedeniyle, özerklik ya da bağımsızlık talebinde bulunabilecek bir Ermeni varlığından söz edemiyoruz. İTC, Ermeni halkımızın bu statü talep ve mücadelesini soykırım ile “aşmıştır”. Fakat aynı statü talebi, bir asır sonra bugün Kürt halkımızca inkarcı sömürgeciliğe dayatılmaktadır. Tam da bu yüzden, Saray’ın başını çektiği egemenler cephesi, katliamlar sarmalına zemin sunacak iç savaş tertiplerinin peşinden koşmaktadır.

Önce sıkıyönetim ablukasını yararak Fargin’e giren HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, biri başından gaz kapsülüyle vurulmak, diğeri uzun namlulu silahlarla taranmak suretiyle; HDP’nin bir diğer Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise bir suikast girişimiyle Saray’ın kontra güçleri tarafından katledilmek istendi. Akabinde, Rusya’ya ait savaş uçağı “bilmiyorduk, bilseydik vurmazdık” mizanseniyle “sınır” hattında düşürüldü. Son olarak da, Amed Baro Başkanı Tahir Elçi, milyonların gözleri önünde, canlı yayında katledildi. Suruç ve Ankara katliamları, yüzlerce HDP binası ile Kürtlere ait bir o kadar ev ve işyerinin yakılıp yıkılması, her türden linç saldırıları, Kürdistan’ın neredeyse tamamına yayılan sıkıyönetim uygulamaları, sokak infazları, açlık, susuzluk ve sürgün dayatmasıyla bir halkı “terbiye”ye yeltenme alçaklığı…

Saray cuntası “iç”te ve “dış”ta halklarımızı gerici, burjuva yayılmacı savaşlara sürüklerken, gelişmeler 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı öncesini de kapsayan dönemle şaşırtıcı benzerlikler arz ediyor. Dönemin iktidar gücü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC), devlet yönetimini elinde tutan Türk burjuva feodal sınıfların çıkarları doğrultusunda giriştiği ve neticede milyonlarca yoksul halk evladının canına mal olan paylaşım savaşı sürecini, öncesi ve esnasıyla, günümüz benzerliklerini de gözeterek kısaca anımsayalım.

II. Meşruiyet’in ilanının ardından oluşturulan Meclis-i Mebusan’daki çoğunluğunu 1912 yılına gelindiğinde yitiren İTC, zoraki seçim dayatması ile tarihe “sopalı seçim” namıyla kayıt geçen ve her türden cebrin, hilenin kullanılarak kendisine muhalefet gösteren kesimlerin sindirildiği seçimlerle beraber bir kaç istisna dışında tüm mebuslukları kazandı. Bunda, bürokratik ve idari gücü elinde bulundurmasının payı büyüktü. Ezici meclis çoğunluğuna rağmen, padişahın yetkilerinden kaynaklı iktidarı sultanla paylaşmak zorunda kalan İTC, bu duruma, 1913 Ocak’ında gerçekleştirdiği ve Harbiye Nazırı’nın vurularak öldürüldüğü “Bab-ı Ali Baskını” ile son verdi. Bu tarihten sonradır ki, padişahın yetkileri esasen formaliteden ibarettir. “Darbeciliğin miadı” olarak ifadelendirilen Bab-ı Ali Baskını’ndan 102 yıl sonra, bu kez saraydan doğru bir darbeye sahne oldu siyaset arenası. 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin meclis aritmetiğindeki çoğunluğu yitirmesi Saray darbesiyle sonuçlanırken, seçimler hiçe sayılarak “bombalı-katliamlı” 1 Kasım seçimi ile Saray-AKP iktidarını tahkim etti.

İTC’nin iktidara yerleştiği 1913’e kadar geçen bir kaç yıllık zaman diliminde Osmanlı, ilhaklarından Kuzey Afrika-Mağrip topraklarının tamamını Avrupalı emperyalist devletlere kaptırırken, Rumeli’nin bugünkü siyasal sınırlar dışında kalan bölümü üzerindeki hakimiyetini ulusal bağımsızlık savaşları neticesinde kaybetti. Öte yandan, Ermeni halkımızın ulusal statü talebi, şubat 1914 Yeşilköy Anlaşması ile tarihi batı Ermenistan’ın altı ilini (Vilayet-i Sitte) kapsayan bölgeye özerklik tayin edilmesiyle fiilen bağımsızlık rotasına girmişti.

İTC, verili duruma Turancılık stratejisiyle cevap olmaya çalıştı. Bir taraftan halklar hapishanesinde yaşayan Müslüman olmayanların yok edilmesi, akabinde de Müslümanlık temelinde bu stratejiye yedeklenen halkların asimilasyonu öngörülür, sermayenin ve toprakların Türkleştirilmesi hedeflenirken diğer taraftan yitirilen ilhakların yeniden ele geçirilmesi ve Orta Asya steplerine değin “büyük Türk yurdu”nun teşkili tahayyül ediliyordu. Ancak, öncelikli hedefi elde kalan toprakların özellikle de Anadolu-Mezapotamya’nın “toprak bütünlüğü”nün korunması oluşturuyordu. Bu sebepten, Ermeniler iç düşman tasniflemesinde ilk sıraya kazındılar. Emperyalist Paylaşım Savaşı bu koşullarda kapıya dayandı. Savaşa giriş bileti, Karadeniz’e açılan Osmanlı filosunun Çarlık Rusya’sı kıyı kentlerinden Sivastopol’un topa tutulmasıyla kapıldı. Bundan aylar önce, 2 Ağustos 1914’te Almanya’nın savaşa girmesi durumunda Osmanlı’nın da savaşa dahil olacağına dair gizli bir anlaşma imzalanmıştı. Ne ki, imzadan bir gün önce Almanya, Rusya’ya karşı zaten savaş ilanında bulunmuştu. Osmanlı’nın Sivastopol’u vurması yalnızca prosedür icabıydı. Her şey çok daha evvelinden, kapalı kapılar ardında planlanmıştı zira.

Bugün, Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sunduğu zeminde gerçekleştirilen soykırım nedeniyle, özerklik ya da bağımsızlık talebinde bulunabilecek bir Ermeni varlığından söz edemiyoruz. İTC, Ermeni halkımızın bu statü talep ve mücadelesini soykırım ile “aşmıştır”. Fakat aynı statü talebi, bir asır sonra bugün Kürt halkımızca inkarcı sömürgeciliğe dayatılmaktadır. Tam da bu yüzden, Saray’ın başını çektiği egemenler cephesi, katliamlar sarmalına zemin sunacak iç savaş tertiplerinin peşinden koşmaktadır. Bunun yanında, Sivastopol’un bombalanması gibi Rusya uçağı düşürülmekte, kapalı kapılar ardında emperyalizmle varılan bir dizi mutabakatlarla Rojava-Suriye toprakları üzerinden Osmanlıcılık hayalleri kurulmaktadır. Kürt halkımızın statü talep ve mücadelesi, gerici iç/dış savaşlar ortamında boğulmak istenmektedir.

Savaşın başlamasının ardından soykırım startı 1915’in 24 Nisan’ıyla verilmiş, Ermeni aydın, gazeteci, sanatçı, kanaat ve politik önderlerinden teşekkül 235 kişilik bir kafile Çankırı’ya sürgün gönderilmiş, bir çoğu öldürülmüş, ardından 2300 kişilik yeni bir tutuklama saldırısı tertiplenmişti. Düşünen, yönetici, örgütleyici akıldı ilk elden tasfiye edilmek istenen. Şimdi de benzer bir yöntem izlenmekte, bir yandan Kürt halkımızın kanaat ve politik önderlerinin canına kastedilmekte diğer yandan da binlerce devrimci, yurtsever sudan sebeplerle tutuklanarak hapishanelere konulmaktadır.

Soykırım esnasında Ermeniler nasıl ki tehcire tabi tutularak yol boylarınca kitlesel katliamlardan geçirildiler, yerinden yurdundan söküldülerse ve buna ilk olarak Ermenilerin “Kartal Yuvası” baş eğmez direniş merkezi Zeytun’dan başlandıysa, bugün de Kürt özgürlük mücadelesini bastırmak için ilk elden en örgütlü, özsavunma mekanizmalarıyla tahkim edilmiş direniş merkezlerine saldırılmakta ve buralarda meskun halk tıpkı 90’lı yıllardaki gibi bir göç dalgasına zorlanmaktadır.

Yüzyıl öncesine benzerlikleriyle yüklü ağır bir süreci sırtlıyoruz. 20. yüzyılın ilk çeyreğinin takribi 10-15 yıllık dilimine sıkıştırılan Osmanlıcı, Turancı stratejiler, günümüz Saraylısınca yinelenerek neo-Osmanlı-ittihatçı politikalar icra ediliyor. Yüzyıl önce saplandığı düzen krizini emperyalist savaş ve soykırımlarla aşan inkarcı sömürgeci devlet, bugün de aynı düşün peşinden gidiyor. Ve bunun bedeli, bir kez daha en ağır biçimiyle ezilen yoksul halk evlatlarına ödetilmek isteniyor. Tarihin eleştirel devrimci mirasının da gösterdiği gibi, Saray’ın bu kirli tezgahı ancak, birleşik devrimci/demokratik mücadelenin açtığı yoldan kararlı adımlarla ilerlenilmesiyle dağıtılacaktır. Ve bu defa kazanan, ezilen halklarımız, işçiler, emekçiler olacaktır.

* Atılım Gazetesi’nin 4 Aralık 2015 tarihli 201. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 4 Aralık 2015, Cuma 12:56
Kategoriler: Haberler, Politika