Bizi unuttunuz mu?

Bizi unuttunuz mu?

MUKADDES ERDOĞDU ÇELİK –

Şu son yarım yüzyılın toplumsal mücadele tarihiyle yürümüşseniz öyle zor ki “hatırlama”, hele de “hesap sorma” bilançosu çıkarma işi… Hangi tarihi dönemden, dönemeçten başlayıp kimden, neye göre söz edeceğinizi şaşırırsınız.

Bir süredir sosyal medya ağlarına düşen bu soru cümlesi ne çok anlam ve işlev içerir, tam bilmiyorum ama herhalde en çok kavgada kaybettiklerimize dair ilk akla gelecek görevi hatırlatıyor: Unutmamak! Hesaplaşma, yüzleşme; daha başka şeyleri de hatırlatabilecek güçte üç kelimelik bir cümle.

Tahir Elçi ve Hacı Birlik’in fotoğrafları eşliğinde bir kez daha önümde “Bizi unuttunuz mu?” cümlesi. Geçen hafta yazacaktım ama daha sıcak gündemlerin içinde vazgeçmiş olduğum “hatırlama”yı yazmalıyım, dedim kendi kendime. “Unutmamak” için ya da “hatırlama” babından neler yapabildik, neleri yapamadık, neleri atladık gibi sorularla uğraşırken zihnim “hesaplarını sormak” öne geçip yazının rotasını değiştirdi.

Şu son yarım yüzyılın toplumsal mücadele tarihiyle yürümüşseniz öyle zor ki “hatırlama”, hele de “hesap sorma” bilançosu çıkarma işi… Hangi tarihi dönemden, dönemeçten başlayıp kimden, neye göre söz edeceğinizi şaşırırsınız.

Bunları düşünürken bir Suruç yadigarına uzandı aklım ve yüreğim; ona sanal düzlemden bir mesaj-mektup yazdım. Unutmadığımızı anlatmış oldum. Kasım’a sığdırmaya çalıştıklarımıza dair yazmaya çalışacaktım ki, bütün tarihleri aşıp, Tahir Elçi’den söz etmeye başlamıştım bile.

90’ları ve sonrasını, siyasal toplumsal mücadele içinde geçirmiş herkes gibi tanıdık. Gazeteci ve İHD’li tanışıklığından geçip 12 Eylül sempozyumunda yan yana düşünce, onun konusundaki derinliği, zamanları aşan bilgeliği, hele de tevazusuyla karşılaşmıştım. Amed’i ölüm kentine çeviren kirli savaş rejimine karşı avukat cübbesini ve evrensel hukuk bilgisini kuşanmış, hukukun olmadığı topraklarda hak arayışında koşturuyordu, pek çok meslektaşıyla birlikte. Toplamda, ölüm ülkesini direniş kalesi yapan alanların birinde, bilgiyi sadece aklı ile değil yüreğiyle de taşıyan bu insan, kıyasıya süren savaşın içindeydi. Son çarpışmasında; doğayla, tarihle bütünleşik insan yaşamı, barış ve adalet arayışı minarenin ayağı içindi ki, onu elimizden aldılar.

Tahir Elçi’nin hukuksuzluğun içinde hukuk savaşı vermeyi temel iş edindiği yıl, Vedat Aydın’ı işkenceyle öldürdükten sonra bir köprü altına atmışlardı. Onun da uğurlamasına yüz binler gitti. O gün Vedat Aydın’la birlikte onlarca Kürt’ü, bir de onu ta Adana’dan uğurlamaya giden beşlerimizi; Yusuf, Hasan, Celal, Turan ve Elif’i henüz yoldayken, trafik canavarlarıyla aldılar elimizden. Tahir Elçi’nin kendisine kurdukları tuzağı uğurlama törenine kuramadılar ama, o yüzden Amed surlarından kurşunlar yağmadı.

Bu iki cinayetin kategorisine Hrant Dik suikastını da eklemeliyiz. Onu da İstanbul’da, Türkiye’nin, hatta dünyanın dört bir yanında gelmiş 200 bin kişi; “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganlarıyla uğurladı.

Her üç ölüm, yeni savaşlara bir giriş ya da kirli savaşta bir çıta yükseltme işidir, benzerdir. Hele de Hrant ile Tahir’in öldürülme şekli bile aynı. Üç cinayetin de derinlerden yüzeye, neredeyse devletin tüm kurumlarıyla nasıl el ele verdiklerini, buna Mehmetçik/şimdiki kılığıyla Saray basınıyla, yargı olmayan yargıyla hedefe koyarak hazırlandığı herkesin malumu. Ama üçü de devlet kaynaklı olduğu için Vedat Aydın zaman aşımlı, Hrant Dink davası devlet daireleri ve mahkeme koridorlarında dolanıyor, Elçi’nin olay yeri tutanağı bile tutulmuş değil! Kurşun yağdıran dört polis dururken dosya gizleniyor.

Onları unutmuyoruz elbet, fakat bile isteye suikastlara uğradıklarını kanıtlayıp hesap sorulmasını sağlayamıyoruz işte! Bu yüzden boynumuz bükük.

Savaş yeniden tırmandı, ölümler de birer birer gelmiyor artık. Kitlesel katliamlarla sarsıyorlar bizi. Bombaları devreye soktular, Diyarbakır’da beş canımızı aldılar. Suruç’ta, Kobanê’ye yeniden inşaya gidenlerimizin otuz üçünü, Ankara’da yüz birini toprağa emanet etmek zorunda kaldık. Üçünde de standart devlet tarzı egemen ve ortada kayda değer ne bir soruşturma ne bir sanık yakalama, ne sorgu, ne yargı var.

Üstelik gaddar savaş hükümeti bugün Suruç’ta öldüremediklerini gözaltına aldırdı; bir genç kadını infaz ettirdi, kar maskelilerine çatışma süsü vererek. Geçenlerde, evine giren ölüm timlerine, galoş giyin diyen Dilek’i göğsünden vurup öldürmüşlerdi.

7 Haziran, Türkiye halklarının barış, kardeşlik ve birlikte yaşama şölenini sindiremeyecekleri için peşin peşin savaşla halkların önünü kestiler. Birlikte yaşama şansını gasp ettikleri yetmedi, intikam almaya devam ediyor, durmadan öldürüyor, hapsediyorlar bizi; hem de görülmemiş gaddarlıkta. Hacı Birlik’i tankın arkasında sürükleyen, Evin Wan’ı çırılçıplak halde sürükleyen devlet, hiç durmadan sokağa çıkma ilanları yapıyor, mahalleleri, kentleri ablukaya alıyor, her gün üçer beşer insanımızı öldürüyor. Halkı aç susuz elektriksiz, evsiz, yaşam güvencesiz bırakıyor. Ölümlerin sorumluları in gibi cin gibi devletin dehlizlerinde saklanıyor, adalet arama hakkımızsa gasp ediliyor. Televizyonlar da halkın geri kalanını “terörle mücadele” kara propagandasıyla kandırıyorlar.

Sizleri de elbet unutmuyoruz ama elimizdeki onca delile rağmen devletin yargı zırhını delip hesabınızı kayda geçiremiyoruz işte! Boynumuz bükük.

Kasım’a sığdırmaya çalıştıklarımıza gelince; birçoğunuzu sonsuz uykularınızda ziyaret ettik, çiçekler koyduk, taşlarınızın tozlarını aldık, topraklarınızı suladık, resimlerinizi çektik. Arşivler onlarla yenilenir muhakkak. Yakınları ziyaretler, kalabalık anma toplantıları da yapıldı elbet; sizler için türküler, marşlar söylendi. Bu arada anılarınız, yetenekleriniz, bazen tarihteki yerleriniz anlatıldı. Alkışlandınız çokça, adlarınız sayıldı, acılarınızın dağladığı yüreklerin dayanmadığı anlarda gözyaşları da döküldü, bazı bazı muhasebeler de yapıldı; hele de yayın organları sizleri yazdı durdu; en genç komünarların resimleri süsledi dört bir yanımızı. Yeniden yeniden devrim sözü verdik sizlere.

Hangi birini unutuyoruz ki? Mustafa Suphileri mi? Deniz, Mahir, İbrahim’i mi? Kara Eylül yolunda yitirdiğimiz binleri mi? Maraş, Sivas, Çorum katliamlarını mı? 12 Eylül’e yaşama hakkını barikat yapanları mı? İdam sehpalarını sloganlarıyla tekmeleyen; Necdet, Serdar, Mustafa, Ali Aktaş ve diğerlerini mi? Ya işkencehanelerde, cezaevlerinde, ölüm oruçlarında yitirdiklerimizi mi? Kemiklerini olsun, aradıklarımız ya; Cemil, Hayrettin ve diğerleri… 80’lerde yok edemedikleri ama 90’ın başında üçer beşer infaz edilenleri mi? Kilis’te düşen Altıları mı? 90’ları kanlarıyla sulayan Kürt yurtseverleri mi? Milletvekili Sincar’ı, Ape Musa’yı, bombalanan gazeteleri, öldürülen gazetecileri, satırla doğranan gazete dağıtımcısı çocukları mı?

Yok, hiçbirinizi unutmadık! Unutmak değil ama ulaşılamayan, ihmal edilme eylemine sığdıracağımız şeyler de vardı elbet. Zaman, hazırlık ya da tarih bilinci eksikliği gibi mazeretlerimiz vardır muhakkak; hepsi de fiili aşılmayı bekliyor. Hesap sorma halimiz pek parlak değil. O da güncel örneklerdeki gibi; önü en çok devletçe kesilmiş olarak kalıyor. Yakalarına yapışıp hesabını sorabildiklerimiz öyle az ki!

Şimdiki kirli kıyım, orantısız savaş, biraz da bu yüzden zaten. Tüm emperyalist olan olmayan akbabaların üşüştüğü Ortadoğu’da daha da genişlemeye aday bir savaş ateşinin tam ortasındayız. “Hatırlama”, “unutmama”, “cezasızlığa son”, “adalet”, “yüzleşme” ve “barış”; hepsi birden aynı düzleme çekilecek zamandayız. Unutmama eylemlerimize hesap sormayı, yüzleşmeyi, savaşa karşı mücadeleyi de eklemeliyiz ki, yitiklerimizin kanı gerçekten yerde kalmasın ve “şehitlere devrim sözü” hükmünü işletsin.

* Atılım Gazetesi’nin 11 Aralık 2015 tarihli 202. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 12 Aralık 2015, Cumartesi 15:25
Kategoriler: Haberler, Makaleler, Politika, Serbest Kürsü