İki yüzlü iktidarın üç yüzlük asgari ücret zammı

İki yüzlü iktidarın üç yüzlük asgari ücret zammı

OLCAY ÇELİK-

Siyasi iktidarın, emekçi halkları yaklaşan küresel ekonomik krize ve ülkenin içine sürüklendiği uluslararası siyasi krize karşı bir “seferberlik” ruhuna hazırladığını söyleyebiliriz. 1300 TL’lik asgari ücret ve bu süreçte sermayeye karşı takınılan sözde emekçi dostu tutumun, kısa bir süre sonraki vergi ve kemer sıkma politikaları ile yeni çalışma rejimi için bir toplumsal meşruiyet zemini olarak kurgulandığı açık.

Asgari ücret tartışmaları ile birlikte Saray’ın dilinin de değiştiğini görüyoruz. Erdoğan, 1300 TL hedefi doğrultusunda sermayeye “taşın altına elini koymaları” gerektiği telkininde bulunuyor, patronlara “hayırseverlik” ve “dayanışma” tavsiye ediyor. Sermaye temsilcileri, bu yükün en azından bir kısmının kamu kaynaklarıyla karşılanması gerektiğini, aksi takdirde zor duruma düşeceklerini söylüyorlar. Erdoğan ise yılmıyor ve herkesin “Kanaat ekonomisini” öğrenmesini salık veriyor. Saray medyası da sermaye temsilcilerine karşı yoğun bir karalama kampanyası güdüyor. ‘Emekçinin dostu’ AKP ve Saray, sermayeye karşı! Peki, 13 sene boyunca neoliberal ekonomi politikalarıyla işçi sınıfına kan kusturmuş ve Türkiye’yi Avrupa içinde büyük ve orta boy işletmelerin en yüksek karlılığa sahip olup, asgari ücretin en düşük olduğu ülkelerden biri haline getiren Erdoğan’ın, sermaye ile zahirdeki bu didişmesini nasıl okumak lazım? Erdoğan nedamet getirip yüzünü sınıfa mı dönüyor yoksa? Elbette ki hayır.

EMEKÇİNİN CEHENNEMİ TÜRKİYE

Bildiğimiz üzere neoliberalizm, sermayenin kar mekanizmasını emeğin dolaysız sömürüsünden bir adım öteye taşıyarak, doğanın talanına; kamu kaynaklarının özel mülkiyete açılmasına; hayatın finansallaştırılmasına ve emeğin esnekleştirilip güvencesizleştirilmesine dayalı kendini aşma hamlesidir.

AKP’nin iktidar öyküsü de aslında Türkiye ekonomisinin neoliberalleşmesinin öyküsüdür. AKP, iktidara geldiği 2002 yılından 2008’e kadar mesaisini bu sistemin temel mekanizmalarını kurmaya harcadı. Yüksek faiz ve düşük kur ile yabancı yatırımcıyı ülkeye çekti, özelleştirmeleri tamamladı, sosyal devleti küçülttü ve borç/kredi sistemlerini olgunlaştırdı. 2008 krizi sonrasında ise ekonomisini büyütmek için düşük faiz ile tüketimi canlandırmaya ve konut sektörünü geliştirmeye odaklandı. Geçtiğimiz 13 yıl boyunca sanayi üretiminin milli gelirdeki payı yüzde 22’lerden yüzde 15’lere geriledi. Yani; değer üretmeyen, hizmete ve tüketime odaklı, “balon” bir ekonomik büyüme gerçekleşti.

Bu büyüme elbetteki emekçilere yansımadı. En zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 20 arasındaki 8 katı aşan gelir uçurumu resmi rakamlara göre bile düzelmedi. Emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 45’lerden yüzde 30’lara geriledi. Reel ücretler milli gelirin yarısı kadar bile artmadı. Kayıt dışı ekonomi arttı, işsizlik yükseldi ve esnek-güvencesiz çalışma biçimi yerleşmeye başladı. Sonucunda, bugün nüfusun yüzde 1’i, toplam servetin yarısından fazlasına sahip oldu. Kalan yüzde 99’a, yani bize de diğer yarısını paylaşmak kaldı. Sendikalaşma oranı dünyadaki en düşük oranlardan biri olurken, işçi katliamlarında dünya 2.si, Avrupa 1.si olduk.

Emeğin bu derece baskılanmasına karşılık AKP, toplumsal meşruiyetini güvenceli reel gelir artışıyla değil, siyasi hedefli sosyal yardımlarla ve kitleleri krediler yoluyla borçlanmayla tanıştırarak sağladı. Ancak 2014’e gelindiğinde, tabiri caizse, deniz bitti. Küresel krizin ABD ardından Avrupa’ya, oradan Brezilya, Meksika ve Çin gibi “gelişmekte olan” ülkelere yansımasıyla artık bol dış finansmandan, düşük dolar kurundan mahrum kalan AKP’nin eski ekonomi programlarını sürdürmesi ve balon olarak bile büyümesi mümkün olmamaya başladı.

YENİ DÖNEM EKONOMİ POLİTİKASI

Bunun farkında olan AKP için geriye tek çıkar yol kaldı. 64. Hükümet Programı’nda belirtildiği haliyle, montaj sanayine değil, Ar-Ge’ye dayalı, yüksek teknolojili sanayi hamlesi ile ihracat pazarını (ve milli geliri) arttırmak.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, konjonktürel açıdan normal şartlar altında Türkiye’ye yüksek teknoloji üretimi imkanlarının tanınması pek mümkün gözükmüyor, zira bu alan üretici güçlerin gelişmiş olmasını gerektiriyor. Diğer bir ifadeyle, uzun yıllara dayanan bir yatırım birikimi istiyor. Yüksek teknolojiye dayalı sanayi pazarı, ABD, İsrail, Almanya ve Çin gibi ülkelerin elinde olduğu ortada. AKP, bu pazarda bir oyuncu olabilmek için ekonomik program vurgusunu “rekabetçi bir sanayi” yaratmak üzerine kurmuş, beklendiği gibi. Bir ülkenin sermayesi üç şekilde rekabetçi hale gelir: Emek gücünün, hammaddenin maliyetlerini ve vergileri düşürerek.

Emek maliyetlerinin düşüşü, programda “emek piyasasının etkinleştirilmesi” kilit cümlesi ile sunuluyor. Literatürde bunun anlamı emeği esnekleştirmektir. Esnekleşen emek kolayca işten çıkarılabilir, yeri değiştirilebilir ve düşük ücretle çalıştırılabilir. Resmi işsizlik azalır ama çaresizler ve umutsuzları da kapsayan gerçek işsizlik artar.

Hammadde maliyetlerini düşürmenin yolu da, yeni ve ucuz hammadde tedarikçileri bulmaktan geçer. AKP’nin DAİŞ ile petrol ticareti ve Afrika ülkeleri ile insani yardım ilişkileri masalı bu perspektiften okunmalıdır. 64. Hükümet Programı’nda yer alan “MTA’ya yabancı ülkelerde maden arama izni çıkarttırma” hedefi de bu motivasyonun sonucudur. AKP’nin yeni hammadde politikası, katliamcı ve sömürgeci bir hatta ilerlemek zorundadır.

Vergi programına gelince; AKP, emekçilerden ödemelerini beklediği daha düşük reel ücret ve esnek çalışma bedellerinin yanında hem büyük firmalara hem de KOBİ’lere vergi avantajları sunacağından bahsediyor bol bol. Bu da, kamu harcamaları için gereken vergi gelirlerinin yükünün emekçilere yükleneceği anlamına geliyor. Zaten AKP, bu hedefini “Vergi tabanını genişletmek” olarak ortaya koyuyor programda. Ancak diğer yandan, çok fazla vergi toplayamayacağını bildiği ve sermayeye daha fazla alan açmak istediği için “kamu harcamalarını arttırmayacağını” da açık bir şekilde ifade ediyor. Kısacası, AKP tahakkümcü neoliberal politikalara tam gaz devam edeceğini bağıra bağıra ilan ediyor.

1300’ÜN ARDI

1300 TL asgari ücret tartışmalarında siyasi iktidarın oyununa düşüp, bize dayatılan Saray-sermaye yapay ikiliğine sıkışmaktan kaçınmak için AKP ve Saray’ın yeni ekonomik programı çerçevesinde bu artışın bir adım sonrasını konuşmak en makul yol alacaktır.

Önceleri bir seçim vaadi olan, sonrasında ise bir şeref meselesine dönüşen 300 TL’lik artışın AKP ve Saray’ın neoliberal politikalarıyla çelişemeyeceğini görmek gerek. Yani “Küçük emperyal enişte” olma hayallerindeki Saray, kamu harcamalarında bir artışa yol açacak ya da sermayeye dış pazarda rekabet avantajı yaratacak hiçbir gelişmeye imza atmaz, atamaz.

O halde ne olacak? Eğer artış tamamen kamu kaynaklarından karşılanırsa, bu, emekçilerin bir cebinden alınan tutarın öbür cebine konulmasından başka bir anlam taşımayacaktır. Zira, kamu harcamaları aynı oranda kısılacak ya da yeni dolaylı vergiler söz konusu olacaktır. Yok eğer, tüm bedel sermayeye ödettirilirse, yani patronlara “karından biraz kıs” denebilirse, bu durumda sermaye rekabetçi koşulları sağlayabilmek için başta vergi ve kayıt dışı istihdamın örtülü teşviki olmak üzere yeni avantajlar talep edecektir. Bu da sermayenin sömürü, denetimsizlik ve vergisizlik düzeninin iyice coşması anlamına gelecektir. İki uç durumda da tüm fatura emeğe kesilmek zorundadır.

Tüm bu değerlendirmeler ışığında, siyasi iktidarın emekçi halkları yaklaşan küresel ekonomik krize ve ülkenin içine sürüklendiği uluslararası siyasi krize karşı bir “seferberlik” ruhuna hazırladığını söyleyebiliriz. 1300 TL’lik asgari ücret ve bu süreçte sermayeye karşı takınılan sözde emekçi dostu tutumun, kısa bir süre sonraki vergi ve kemer sıkma politikaları ile yeni çalışma rejimi için bir toplumsal meşruiyet zemini olarak kurgulandığı açık.

Hesap o ki, artan enflasyon, küçülen sosyal devlet ve kayıt dışı çalışma riskinin büyümesi, bu 300 TL’lik artışı berhava edecek, ancak kitleler AKP’yi her zaman “asgari ücreti arttıran” iktidar olarak hatırlayacaktır.

Diğer bir ifadeyle, yarın kepçeyle geri alacakları şeylere karşı gelişecek tepkiyi bugün sundukları kaşık ile hafifletmeye çalışmaktalar denilebilir. Bu bir kehanet değil, AKP’nin hareket mantığının doğal sonucudur.

* Atılım Gazetesi’nin 11 Aralık 2015 tarihli 202. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 12 Aralık 2015, Cumartesi 15:21
Kategoriler: Emek, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler, Serbest Kürsü