İmparatorluk inşası iddiasının iflası

İmparatorluk inşası iddiasının iflası

Herkesle oynayarak, mümkünse kimseye teslim olmadan mavi boncuk dağıttıkları büyük güç merkezleri arasından sıyrılıp çıkma siyaseti çöktü. Değil tekrar imparatorluk inşa etmek, mevcut güç ilişkilerinde iktidarın konumunu sürdürmesi dahi zorlaştı. Otoriter despotluğun panzehiri, ‘çok daralıp bunalırsak çeker gideriz’ gibi ifadelere yansıyan tipik orta sınıf yılgınlığı değil; arzulu, enerjik ve ümitli bir direnişle yürütülecek devrimci demokrasi mücadelesidir.

Bütün alanlarda yeniden Osmanlı ihtişamı vaat eden Saray iktidarının politikaları, memleketi savaş bataklığına sürükledi.

Bu siyasetin neticesi “Tezek yakar öyle ısınırız”a kadar dayandı.

Sonra, gelsin “Yedi düvele karşı savaştık”lar gitsin “Eyy Rusya”lar.

Haklarını teslim etmeli, içeride ve içeriye karşı en yüksek oktavdan atılan fırçalar ve tehditlerin yerini “Domatesimi almazsan alma, bana başka pazar mı yok” gibi kibar yanıtlara bıraktı. Konu, fukara Türkiye emekçisi değil de Rusya olunca demek kibarlaşıveriyorlar.

Buradan şunu anlayabiliriz. Milliyetçi retorik ve diklenmelerin asıl alıcısı iç siyasetin konusu olan devlet sathındaki kitledir. Yoksa “dışarıda” herkesin karnı tok bunlara.

Bir savaşa giriyormuş algısı yaratarak 7 Haziran-1 Kasım arasında olduğu gibi gerilim siyasetinden besleniyor ve iç siyaseti dizayn ediyorlar. Galeyana getirme siyasetiyle mesela MHP’yi iyice erittiklerini tahmin etmek zor değil.

Rusya ile savaşı göze almak mı?! İmkansız. Sinik sızlanmalarla söylenmelerin ötesine geçemeyecekleri besbelli.

O krizde, koşa koşa NATO’nun kapısına dayandılar ancak rutin bir yanıttan ötesini alamadılar. Rusya-ABD ve Rusya-NATO gerilimlerini kullanma çabaları sonuçsuz kaldı. Dayandıkları diplomatik kapı da, AB ile yaptıkları anlaşmanın sonuçları ise ortada.

Mevcut gerilimleri tetikleyememeleri kuvvetsizliğin delilidir. Kimse iktidar partisine kefil değil. Yalnızlık sadece sonuç. Buraya gelene kadar her ittifakı payanda yapmaya çalışan, oraya basarak veya ezerek kendi yerini sağlamlaştırmaktan ötesini düşünmeyen son derece bencil bir siyaset yöntemi iflas etti.

İktidarın uluslararası siyasetteki konumu, süpermarket olmaya çalışan uyanık bakkalın elindekini de yitirmesiyle neticelenen macerasından başka bir şey değil.

Bütün ittifaklarını bu gaye için kurdular. Cemaat şebekesinin bütün pisliğine bu nedenle göz yumdular, istedikleri her şeyi verdiler ve sonra onları hain ilan ettiler. Esad rejimiyle yakınlıkları dillere destandı fakat günün birinde onu da bitirdiler. Aynı ilişki formatı Putin’le kuruldu ve sonra yıkıldı. Bir benzeri, Kürt siyasal hareketi üzerinden yürütülmek istendi, hatta bunun için mevcut yasaların sınırları zorlandı ancak kendilerine yaramadığı görülünce bin bir bahaneyle dağıtıldı.

Şimdiki ittifakın türlü biçimlerde sıcak para akışı sağlanan Katar ve Suudi Arabistan olmasının önemi yok, akıbet aynıdır.

Herkesle oynayarak, mümkünse kimseye teslim olmadan mavi boncuk dağıttıkları büyük güç merkezleri arasından sıyrılıp çıkma siyaseti çöktü. Değil tekrar imparatorluk inşa etmek, mevcut güç ilişkilerinde iktidarın konumunu sürdürmesi dahi zorlaştı. “Yeni düzen” hedefi muhteşem imparatorluğu diriltmek bir yana, muhalifler için Abdülhamit döneminden beter bir baskıcılığa, iktidar yandaşları içinse bir tür “Lale devri”ne döndü. Türkiye sathındaki nüfus, bu saflaşma ekseninde bir hayat yaşıyor.

İktidar gücünden nemalananlar sefahat ve bolluk içindeler, uzak kalanlarsa yoksulluk ve yoksunluk. Birinciler, hep böyle sürsün diye adliye ile poliste ifadesini bulan despotik mekanizmalarını daha sert çalıştırıyor ve bu arada yeni medya düzeniyle bambaşka bir tablo yansıtıyor.

İkinci gurubun en etkin odağı olan Kürt özgürlük hareketi ise Patrona Halil isyanını andıran, ancak isyanın ötesinde yeni bir kurucu dinamiği bağrında taşıması ve yenilmezliğiyle birçok bakımdan onu aşan siyasal-kültürel-sosyal aktivite içinde.

AKP iktidarı yola çıkarken böylesine devletleşeceğini muhtemelen hesaplamamıştı. Karşılıklı mücadele tarafları diri tutuyor ve bu arada safra atmalarını sağlıyordu. Oysa AKP, temel formülasyonlarını kendinde topladığı rakiplerini marjinal bir alana sıkıştırdığı anda kendi kültürel ve siyasal geleneğinden de koptu. Sonrasında çıplak zora, inada ve tahakkümcülüğe dönüştüğü için ve dönüştüğü oranda iç sigorta sistemi işlevsizleşti ve sefahat alemlerine tutsak oldu.

Milliyetçi, mukaddesatçı söylem tutarsız ve altı boş. Dün; başörtüsü gibi davaların konusuydular, o zulme karşı haklı mücadelede şu veya bu biçimde baskıya maruz kaldılar ve o baskıların mağdurlarının desteğini aldılar. Ya şimdi? Artık bambaşka iddiaların muhataplarıdırlar. Devlet çarkını çalıştırarak ve bu kez daha önce siyaseten tasfiye ettikleri faşist güç merkezleriyle kol kolalar. Bu akıbeti kendileri yarattı. İftira üretim merkezi gibi çalışan medyaları devlet cihazının gücü ve dayandıkları geleneksel retorik aracılığıyla yola devam ediyorlar.

Buna rağmen, yer yer ırkçılığa varan bir milliyetçiliğin tek mezhebin devletçi yorumuna dayalı iktidar İslamının dışlayıcı siyasete alet edilmesinin ve bütün muhalifleri dize getirme yöneliminin sahadaki izdüşümü özellikle Kürtlere karşı saldırganlık.

Bir dış savaşa hazırlanırcasına biriktirilen öfkenin, dış güçlerin maşası Kürtler gibi aptalca bir retorikle bu gibi durumlarda hep yapıldığı gibi Kürtlerin üzerine boca edilmesi neredeyse kaçınılmaz.

Ne var ki, Kürt özgürlük hareketinin de 90’lardan farklı olarak çok örgütlü oldukları ve zulme bir daha sessiz kalmayacakları ortada. 90’larda polis ve JİTEM mahalleleri dağıtır, evlerden aldığı kimseleri götürüp öldürür ve bu durum neredeyse kanıksanırdı. Kürtlerin kültürel ve demokratik devrimlerinin yansımalarından birinin de zulmü kanıksamamak olduğu bugün çok daha iyi görülebilir.

Kürtlerle savaş Türkiye coğrafyasını felakete sürükler. Ancak ve sadece tam hak eşitliğine dayalı bir politik uzlaşma yoluyla, birçok dinamiğin bir felakete sürüklemeye çalıştığı memleket sathını yangın yeri olmaktan alıkoyabilir. Eninde sonunda buraya dönülecektir ancak her gecikmenin bedeli halklar arasında onulmaz uçurumların oluşmasıdır.

Devrimci demokrasi bileşenleri, Türkiye sathında milyonları kapsayacak bir adalet ve özgürlük mücadelesi yürütebilirse bu uçurum halkların mezarlığına dönüşmez. Arada köprüler kurmak, Türk ezilenleriyle Kürt halkının kopuşunu engeller.

Yaratıcı ve her biri anın sorunlarına da çözüm içeren pratik politikalar yürütmekten başka yol yok. Otoriter despotluğun panzehiri, ‘çok daralıp bunalırsak çeker gideriz’ gibi ifadelere yansıyan tipik orta sınıf yılgınlığı değil; arzulu, enerjik ve ümitli bir direnişle yürütülecek devrimci demokrasi mücadelesidir.

* Atılım Gazetesi’nin 11 Aralık 2015 tarihli 202. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 12 Aralık 2015, Cumartesi 15:04
Kategoriler: Başyazı, Haber-Yorum, Haberler, Makaleler