Tek yol devrim

Tek yol devrim

ARİF ÇELEBİ-

Venezuela deneyi göstermiştir ki, ekonominin mali oligarşinin hâkimiyetinde olduğu bir ülkede, bu hâkimiyetin temellerine dokunmadan devlet yönetimini halkçı temelde yürütmenin bir sınırı var. Bu ikisi barış içinde bir arada yaşayamaz. Biri diğerini alt etmelidir.

Arjantin’de 22 Kasım’da yapılan başkanlık seçimlerini, emperyalist mali oligarşinin adayı Mauricio Macri kazandı. 2001’de Barikatçılar -Piqueteros- Hareketi olarak tarihe geçen halk ayaklanması sonucu 2003’de halkın taleplerini karşılama sözü vererek seçilen Nestor ve ardından Cristina Kichner dönemi sona erdi. Financial Times “Arjantin Düştü; sıra ötekilerde” diyerek, emperyalist mali oligarşinin sevincine tercüman oldu.

Çok geçmedi “ötekiler”den biri ağır darbe aldı. 6 Aralık’ta Venezuela’da yapılan parlamento seçimini mali oligarşinin Venezuela’daki partiler bloku büyük bir farkla önde bitirdi. Chavez’in başkanlık seçimini kazandığı 1998 Aralık’ından bu yana ilk kez Chavezci parti, parlamentoda çoğunluğu kaybetmiş oldu. Economist bunu demokrasi için “dev bir adım” saydı. Mali oligarşinin ağzı kulaklarındaydı.

Kichnerler kendilerini ne devrimci, ne de sosyalist olarak tanımladı, Peronistlerin sol kanadını temsil eden burjuva demokratlardı. Ne ki, bir halk ayaklanmasının sonunda iktidara gelmişlerdi, kısmi halkçı bir program uygulayarak halk nezdinde itibarlarını korumayı sürdürdüler. Nestor Kichner iktidara geldiğinde, emperyalist mali oligarşiye olan 95 milyar dolar borcun yüzde 70’inden fazlasını hemen ödemeyi reddetti. Borcun bir kısmı silindi, bir kısmı da yeniden yapılandırıldı. Alacaklıların büyük bölümü bunu kabul etmek zorunda kaldı. Başka da çareleri yoktu. Kichner kapitalizmi kurtarmıştı, borç silinmesi ve ertelenmesi bunun için ödenmesi zorunlu bir diyetti. Halkın talebi bununla sınırlı değildi. Yeni yönetim halkın talepleri doğrultusunda yabancı petrol şirketlerini ve ulusal hava yolunu devletleştirdi. Kemer sıkma politikasına başvurulmaması, işsizlik tazminatının yükseltilmesi ve yaygınlaştırılması, alt yapı hizmetlerinin sübvanse edilmesi, 3,5 milyon çocuğu kapsayan aile yardımı ödemeleri, üç dönem süren Kichnerler yönetiminin öne çıkan kimi halkçı uygulamalarındandı. Kichnerler, ABD’nin “serbest ticaret antlaşması”na katılmayı reddetti, aksine Mercosur, Unasor gibi ABD egemenliğine karşı olan birliklerin oluşumuna öncülük edenler arasında yer aldı.

Chavez ve destekçilerinin iddiası çok daha büyüktü. Venezuela’daki halkçı yönetimi “Bolivarcı Devrim” olarak tanımladılar; sosyalizme yürüdüklerini, hedefin sosyalizm olduğunu söylediler. Venezuela’da “21. yüzyıl sosyalizmi” inşa edildiğini ileri sürenler de vardı. Elbette, Venezuela ekonomisinin bel kemiğini oluşturan petrol işletmeciliğinin devlet kontrolüne alınması ve elde edilen kazancın halk yararına kullanılması çok önemliydi. Halka ucuz yiyecek dağıtımı, konut temini için adımlar atılması, alt yapı, eğitim ve sağlık hizmetlerinin halk yararına düzenlenmesi, kültürel ve toplumsal örgütlenmenin halkçı temelde geliştirilmesi, “Bolivarcı çemberler” olarak adlandırılan yerel halk meclislerinin örgütlenmesi, öne çıkan ilerici halkçı uygulamalar arasında sayılabilir. Devlete ait işletmelerde ya da el konulan fabrikalarda işçilerin yönetime ortak edilmesi de ilerici halkçı temelde atılan adımlardandı.

HALKÇI ÖNLEMLERİN SINIRI

Gerek Arjantin’de gerekse Venezuela’da halkçı önlemlerin gelip dayanacağı bir sınır vardı. Nihayetinde kapitalist sistemin temeli yerli yerinde duruyordu. Her iki ülke de emperyalist küreselleşme zincirinin dışına çıkmamışlardı. Süreğen bir hal alan dünya ekonomik krizi işleri daha da güçleştiriyor, mali oligarşiyi daha da saldırganlaştırıyordu.

Daha önce anlaşmaya yanaşmamış olan bir kısım tefeci, 2012’de ABD’deki bir mahkemeden alacaklarının faiziyle birlikte ödenmesi kararı çıkarttılar. Kichner yönetimi anlaşma dışı kalmış bu asalakların talebini reddetti. Ama bunun ağır sonuçları olabilirdi. Arjantin ekonomisi de emperyalist küreselleşme zinciri içindeki bütün ekonomiler gibi “sıcak para” denen mali sermaye akışına bağımlıydı. “Ürken” sermaye hızla dışarı kaçabilirdi. Kichner yönetimi böyle bir kaçışın olası sonuçlarını hafifletmek için Merkez Bankası döviz rezervlerini koruma kararı aldı. Ama bu kez karaborsa döviz fiyatı ile yasal döviz fiyatı farkı açıldı. Enflasyon yüzde 20’ye yükseldi. Bunun halkın yaşamına dolaysız etkisi yoksullaşmanın artması oldu.

Venezuela’da Chavez ve ardılı Maduro devrimden, sosyalizmden, antiemperyalizmden çokça söz ettiler. Kimi radikal adımlar atsalar da, Venezuela’yı emperyalist küreselleşme zincirinin içinde tutmaya devam ettiler. Uluslararası sermaye akışı serbestti. Venezuela da ucuz iş gücü cennetlerinden biriydi. Hükümet bütçeyi halk yararına kullanarak yoksulluğu kısmen azaltabildi, halkın yaşamını görece iyileştirebildi. Bütçenin asıl kalemi petrol gelirleriydi. Dünya ekonomik krizi sonucu petrol fiyatlarının yarı yarıya düşmesi ve krizin atlatılamaması nedeniyle bu düşen düzeyde kalması, halkçı önlemlerin maddi temelini tarumar etti. Yiyecek fiyatları arttı. Hükümet yardımları halka eskisi kadar ulaştıramaz oldu. Buna, mali oligarşinin mal stokçuluğunu sınıf mücadelesinin bir aracı olarak devreye koyması da eklenince halkın yönetimin sorunları çözebileceğine olan güveni sarsıldı. Temel ihtiyaç mallarının fiyatlarının yükselmesi bir yana onlara ulaşmak için uzun kuyruklarda beklemek zorunluluğu halkın hoşnutsuzluğunu arttırdı.

DENEYİMİN ÖĞRETTİĞİ

Emperyalist küreselleşme koşullarında, kapitalizm sınırları içinde kalarak halkçı önlemler almanın ve onları sürdürmenin bir sınırı var. Sermaye akışı, serbest ve sermaye de küçük bir azınlığın elinde muazzam ölçüde yoğunlaşmış durumda. Dünya ekonomik krizi devam ediyor ve atlatılacağına dair hiçbir emare yok. Bu şartlar altında sınıflar arası eşitsizlik uçurumunun daha da derinleşeceği, işsizliğin, yoksulluğun daha da büyüyeceği açık. Keza, kriz nedeniyle yatırım alanı (sınai, mali, ticari) daha da daralan büyük sermayenin ekonomik olduğu kadar siyasi olarak da daha saldırganlaşacağı ortada. Bunlar, sınıf mücadelesinin her bakımdan şiddetleneceğini gösteriyor. Sermayenin halkçı önlemlere tahammülü yok ve mevcut şartlar altında halkçı yönetimlerin halk yararına politikaları sürdürme imkânları azalıyor.

Elbette Venezuela’da olduğu gibi halkçı geçiş süreçleri ilkesel olarak reddedilemez. Ama bilinmelidir ki, bu geçiş süreci kapitalizm içinde kalarak, onun reformcu yoldan aşılacağı biçiminde yorumlanamaz. Aksine bu geçiş süreci ancak sınıf mücadelesini şiddetlendirmek ve halkı devrim için örgütlemek amacına bağlanırsa devrimci bir içerik kazanabilir.

Venezuela deneyi göstermiştir ki, ekonominin mali oligarşinin hâkimiyetinde olduğu bir ülkede, bu hâkimiyetin temellerine dokunmadan devlet yönetimini halkçı temelde yürütmenin bir sınırı var. Bu ikisi barış içinde bir arada yaşayamaz. Biri diğerini alt etmelidir. Emperyalist küreselleşme zincirinin dışına çıkmayan, mali oligarşinin egemenliğini yıkmaya yönelmeyen, halkı bu doğrultuda bilinçlendirerek, örgütleyip sevk etmeyen Venezuela’daki halkçı yönetimin mali oligarşi tarafından geriye püskürtülmesi kaçınılmazdı.

Hem Arjantin, hem Venezuela deneyimiyle bir kez daha ortaya çıkmıştır ki, ülke bazında en radikal önlemlerin dahi gelip dayanacağı bir sınır var. Sermaye bu kadar uluslararasılaşmış, dünya pazarı bu denli bütünleşmişken ülke düzeyinde ister burjuva sol, ister halkçı sol önlemlerle mali oligarşinin egemenliğini sınırlamanın sonuçta başarısızlığa mahkûm olması kaçınılmazdır. Her iki ülke yöneticileri de Latin Amerika çapında birliklere yönelmiş olsalar da, bu birlikler emperyalist küreselleşme zincirinin dışına çıkmamıştır. Devrimci demokratik ve sosyalist bölgesel birlikler kurma ve dünya devrimi hedefine bağlı bir mücadele yürütülmeden en iyi niyetle de olsa atılacak halkçı adımların başarı şansı sınırlı ve geçici olacaktır.

Tek yol devrim!

* Atılım Gazetesi’nin 11 Aralık 2015 tarihli 202. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 12 Aralık 2015, Cumartesi 15:29
Kategoriler: Güncel, Makaleler, Politika, Teori