Derlenme vakti

Derlenme vakti

SAMİ ÖZBİL – 

Kürtler onca ölüme, onca zulme ve medya taaruzuna karşı mütevazı fakat özgüvenli bir dille konuşuyor ve şimdi devlete ve Türk halkına çok açık biçimde şunu soruyorlar: Siz bizimle birlikte yaşamak istiyor musunuz, istemiyor musunuz?!

Davos’taki “One munite” çıkışı ardından, Ortadoğu’nun bir çok ülkesinde Erdoğan posterleri ve Türk bayraklarıyla yürüyüşler düzenlenmişti. Niyeti ne olursa olsun o çıkış, halkların İsrail siyonizmine duyduğu öfkenin ifadesi biçiminde algılandı.

Oysa aynı coğrafyada Türkler işgalci ve iktidar partisi mezhepçi olarak algılanıyor, Türk bayrağı yakılıyor, Erdoğan’ın posterlerine ayakkabı fırlatılıyor.

Olağan şartlarda sıradan vaka sayılarak mekik diplomasisi ile çözülebilecek asker transferi şimdilerde bir savaş eşiği. Gerilimin ciddiyeti buradan ölçülebilir. Rusya Türkiye arasındaki gerilimde hiç kullanılmayan ifadeler ve tehditler havada uçuşuyor. İktidar bir söylüyorsa onlar beş söylüyor ve aslında iktidarın iç politikadaki bastırma taktiği bizzat iktidara karşı kullanılıyor. Diğer taraftan demokratik devrimin dolaylı yedekleri sayı ve nitelik bakımdan artıyor.

Rusya’ya kuvvet yetirmeleri elbette imkansız. Irak’ı dişlerine kestiriyorlar ama bu kez ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ortadoğu halklarındaki öfkeye karşı buldukları çözüm iç siyasette ayırımcı dili köpürtmek.

İktidarın şovenizmi kışkırtmadan geçirdiği gün yok. Meğer ne çok Führer ve Duçe özentisi tiple kuşatılmışız. Biraz da duygusal raşitizm nedeniyle, ah keşke bir savaş çıksa, diye iç geçirenler eksik değil. Kendisi olmayan, şunun bunun taklidi bir dolu Ankara siyasetçisinin türlü kompleksleri yüzünden her mesele keşmekeşe dönüyor.

Halihazırda dünyanın pek çok ülkesi darmadağın. Orta sınıflar erirken yabancı olana nefret bir katalizör gibi kullanılıyor. Dinsel bakımdan yabancı olana nefret hem Müslüman hem Hristiyan dünyasında geometrik olarak artıyor. Ulusal bakımdan da benzer bir nefret artışı var. İçe patlayan sosyal huzursuzluklar cabası. Egemenler, bu vasatları iktidarlarını kutsamanın aracına dönüştürmekle meşgul.

Bu şartlar altında nizamı alem ekseninde bir Yeni Osmanlıcılık mı? Hilafet Türklere abad mı olacaktı?

Geçiniz! Tereciye tere satma ucuzluğuyla Müslüman coğrafyasını kendilerine düşman ettiklerinin farkına vardıklarında artık çok geç olacak.

Başını çevirip K. Kürdistan’a bakanlar oranın bir savaş coğrafyasına çevrildiğini görür. Alayı valayla “Kürt sorunu benim sorunumdur”, diye başlanan yolun sonu şehirlerin kuşatılması, sürek avı, ağırlıklı olarak sivillerin katledilmesidir. İktidarın Ortadoğu siyasetindeki bitiş özgün biçimde K. Kürdistan’da kendini tekrar ediyor.

Bütün ara yol ve çözümler arayışları çoktan tıkandı.

Vaktiyle bazı aşiretlerin Abdülhamit’e “Bave Kurdan” demesi gibi son on yılda kimileri de Erdoğan’a benzer paye verdi. Eski zamanların “nasihat heyetleri” gibi çalışıp umut pazarladılar. Pelesenk ettikleri “Kürt” ve “demokrasi”, “Barış” sözcüklerini atladığınıza bir AKP’li konuşuyor sanırdınız. Demokrasi mücadelesinin militanca yürütülmesi yerine “istirham” ve “arz eden”, toplamda ıslah ve asimile edilmesi son derece mümkün bir dille yol almaya çalıştılar. Bir halkın temsilcisi ve bütün ilişkilerin merkezi konumundaki İmralı faktörünü baypas edip rol kapmaya çalışınca duvara toslamakla kalmadılar, şahsi itibarlarını da kaybettiler.

Gelinen aşamada, AKP ile birlikte AKP’nin öne çıkarmaya çalıştığı o siyaset üslubu da tıkandı. Hendeklerle başlayan dönem bu hüsranın en somut ifadesi.

Kaderini eline alan yoksul halk ve onun ölümü hiçe sayan dipdiri gençliği bugüne dek hiç olmadığı kadar siyaset kurucusu pozisyonuyla sahada. Üstelik savunma pozisyonundalar. Ne tehdit ediyorlar ne de uzlaşmaya kapalı bir dil kullanıyorlar. Onca kaybın ortasında halk hala metanetini koruma gayretinde.

Ancak kuşaklar boyunca kulaktan kulağa fısıldanan şu hakikati biliyorlar; kuvvetini ve kudretini sırası gelince cenk meydanında göstermezsen Osmanlı seni kendine oyuncak eder. Anlaşacaksan onların inayetiyle değil senin gücünle anlaşacaksın. Ankara’daki siyaset esnafının göremediği, ağızlarına bir parmak bal çalarak işimizi hallederiz diye avunduğu bu hakikat, devletin yüzüne topyekûn bir halk direnişiyle çarpıyor.

Bu saatten sonra ölümlerin, zulmün, şehirleri tanklarla özel harekatçılarla çevirip sürek avına girişmenin hesabı verilmeden, suçlular yargılanmadan halkı demokratik bir Türkiye’nin mümkün olacağına onları kimse ikna edemez. Tek başına dahi kalsalar bu demokratik direnişten mutlaka sonuç alacaklar. Bugüne kadar kendi öz güçlerine güvenerek gelenler, bundan sonra da nasıl yol alacaklarını bilirler.

Buna rağmen Kürtler onca ölüme, onca zulme ve medya taaruzuna karşı mütevazı fakat özgüvenli bir dille konuşuyor ve şimdi devlete ve Türk halkına çok açık biçimde şunu soruyorlar:

Siz bizimle birlikte yaşamak istiyor musunuz, istemiyor musunuz?!

Böyle bir sorunun sorulması dahi, en başta biz Türkiyeli devrimcilerin utancıdır!

Çoğu zaman sade suya tiritten öteye gidemeyen tartışmalarla vakit kaybetmeyip gelişememe krizini aşabilseydik, Kürdistan harap edilirken Türkiye emekçilerinin devrimci demokratik tepkisini ortaya koyabilseydik, Kürtler kendilerini bu kadar yalnız hissetmeyeceklerdi.

Gerçeğe dosdoğru baktığımızda Kürtlerin yalnız olduklarını göreceğiz. Bir avuç devrimciden başka Kürtlerin kaderiyle ilgilenen, oraya omuz veren, devrimci demokratik bir yeni hayat için bütün kapasitesiyle çalışan çıkmıyor. Bu yakıcı konuya ilgisizlik, bizzat kendi devrimimizle ilgisizliktir.

Özgür bir hayat için direnen Kürtlerin sorusu hendekleri, kuşatılmış mahalleleri, isimsiz ölülerle dolu dağları aşıp dalga dalga yayılarak büyümekte.

Evet” demek, “etle tırnağız” klişesine sarılmak manasız. Böyle “evet” olmaz. İdeolojik plandaki sırça köşklerden inmeden ve üretilecek cevabın mütemmim cüzü sayılacak görevleri yerine getirmeden söylenecek her söz boş lakırdıdır.

* Atılım Gazetesi’nin 18 Aralık 2015 tarihli 203. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 24 Aralık 2015, Perşembe 16:13
Kategoriler: Büyüteç, Haberler, Politika