Arap isyanlarından Ortadoğu savaşına II

Arap isyanlarından Ortadoğu savaşına II

ALİ HAYDAR SAYGILI-

Arap isyanları dalgası, hem tek tek ülkelerde hem de bölgesel düzeyde bir devrimci önderliğin olmayışının handikabını yaşadı, yaşıyor. Ancak devrimci durum sürüyor, yerel ve bölgesel dinamiklerini koruyor. Arap isyanları, eşzamanlılığa ve taleplerindeki ortaklığı ile bölgesel çapta halkları birleştiren bir hareket yaratmıştır. Halkların bir arada eşit ve özgür biçimde yaşayacağı demokratik bir Ortadoğu fikri ve inşası da bu hareketi siyasal karşılığı ve hedefi olarak siluetini -kendiliğinden de olsa- bu isyanlarla göstermiştir. Bunun yerel bir örneği Rojava’da ete kemiğe bürünmüştür.

2000’li yıllarda Arap coğrafyasındaki toplumsal, siyasal çelişkiler hem tek tek ülkeler zemininde, hem de bölgesel düzeyde artmıştı. Bir yerde çakan kıvılcım hızla ülke genelinde yangına dönüşeceği ve eş zamanlı olarak bölgesel çapta yayılacağı ölçüde birikmişti.

İLK KIVILCIM: TUNUS

Tunus, bu çelişkilerin alttan alta olgunlaştığı ülkelerden biriydi. İşsizlik hiç olmadığı kadar artmıştı. Gıda ve yakıt fiyatları alabildiğine yükselmişti. Neoliberal ekonomik yıkım programlarıyla milyonlar açlık ve yoksulluğa mahkûm edilmişti. Bu programı uygulamak üzere emperyalistlerce önü açılan ve 1987’de kansız bir saray darbesiyle iktidara gelen, 23 yıl boyunca tek adam rejimi kuran Zeynel Abidin Bin Ali ve ailesi ise şatafatlı yaşamıyla halkın öfkesini çekiyordu. Bin Ali ve şürekâsının yolsuzlukları, hırsızlıkları ayyuka çıkmıştı. Devlet baskısı, rüşvet süreklileştirilmiş ve sıradanlaştırılmış polis şiddeti ile aşağılamaları da bunu pekiştiriyordu. Ülke söz, düşünce ve örgütlenme özgürlüklerini rafa kaldıran OHAL kararnameleriyle yönetiliyordu ve her türlü muhalefet şiddetle bastırılıyordu. Bu rejim, ABD başta gelmek üzere batılı emperyalistlerin ekonomik ve siyasal çıkarlarını koruyan, sözde istikrar rejimi olarak övülüyor ve destekleniyordu.

Bu koşullar, diğer Arap ülkelerinde de -kimi özgünlükleriyle birlikte- genelde aynılık taşıyordu. Tunus’taki diktatör Bin Ali’nin Mısırlı muadili, 30 yıllık despotik yönetimiyle Hüsnü Mübarek’ti. Yemen’de Ali Abdullah Salih, Cezayir’de Buteflika, Bahreyn’de El Halife Hanedanlığı, Arabistan’da Suud, Ürdün’de Haşimi kraliyet ailesi, Suriye’de Esad, Fas’ta kraliyet, emperyalistlerle çelişkileri bakımından ayrıksı bir örnek oluştursa da Libya’da Kaddafi halkların öfkelerinin hedefi oluyordu.

Ortak özellikleri ve benzerlikleriyle beraber her ülkedeki devlet-halk çelişkisi o ülkelere has sorunları da içeriyordu. Zira emperyalizmin işbirlikçisi Arap rejimlerinin genel, ortak karakteristik özelliklerinin yanı sıra ilgili ülkenin siyasi tarihi, yakın döneme kadar süren muhalif hareketlere ve isyanlara zemin olan toplumsal mücadele konuları (ulusal, mezhepsel, sınıfsal çelişkiler vd.) ve dinamikleri de biriken halk öfkesinin özgün renklerini oluşturdu.

Öte yandan, Arap isyanlarını 21. yüzyılın ilk on yılındaki Latin Amerika’daki ayaklanmalardan ayıran en önemli nokta, isyanın merkezinde politik özgürlükler talebinin durmasıydı. Keza eş zamanlı olarak bölge çapında yayılması da bir diğer farkı oldu.

Demokratik hak ve özgürlükleri on yıllardır baskı altına alınmış, ülke yönetiminden uzaklaştırılmış, politik faaliyetleri engellenmiş halkların öfkesi bir kıvılcımın çakmasıyla patlamaya dönüşebilirdi. O kıvılcım, 17 Aralık 2010’da çakıldı. Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin kendisini yakması, geri dönüşü olmayan devrimci patlamanın fünyesi oldu. Eylem yerelde protestolara dönüştü ve polis şiddetine karşı direnişle beraber kısa sürede çevre kentlere yayıldı. Tunus’un bütün şehirlerini de etkisi altına alarak ülke genelinde bir halk isyanına dönüştü. 14 Ocak 2011’de isyan ilk hedefine ulaştı, 23 yıllık diktatör Bin Ali’yi devirdi.

İKİNCİ ADIM: MISIR

İsyanın ikinci dalgasını, Ocak-Şubat 2011’de Yemen ve Mısır’daki protesto ve ayaklanmalar oluşturdu. Tunus’ta Bin Ali’nin devrilmesinin canlandırdığı ve cesaretlendirdiği gençler, kadınlar, emekçiler ve öncü/mücadeleci örgütlerin oluşturduğu halk hareketi, Kahire’nin merkezinde Tahrir (Kurtuluş) Meydanı’nda kararlı bir mücadele yürüttü. 30 yıldır iktidarda olan Hüsnü Mübarek’i devirdi.

Emperyalizmin ve siyonizmin işbirlikçisi, bölgedeki gericiliğin ana üstlerinden olan Mısır’da Mübarek’in alaşağı edildiği 12 Şubat 2011 tarihi, Kuzey Afrika’dan Arap yarımadasına kadar olan geniş coğrafyada emperyalizmin işbirlikçisi, gerici, despotik Arap rejimlerini hedef alan, gerici bölgesel ilişkileri ve kurulu düzeni sarsan bölgesel bir devrim sürecinin dönüm noktası oldu.

ÖFKE GÜNLERİ

12 Şubat 2011’den sonra isyanlar bölgesel çapta hızla yayıldı. Eylemlerin başlatıldığı ilk günler her ülkede o ülkenin “öfke günü” olarak adlandırıldı. Mübarek’in devrildiği 12 Şubat, Cezayir’in “öfke günü” oldu. 14 Şubat’ta Bahreyn, 17 Şubat’ta Libya, 20 Şubat’ta Fas, 25 Şubat’ta Irak, 27 Şubat’ta Lübnan, Mart başında Suudi Arabistan, 7 Mart’ta Suriye, 24 Mart’ta Ürdün, 15 Mayıs’ta Filistin “öfke günü” protestolarına sahne oldu. Arap baharı olarak anılan bu isyanlar silsilesine geç katılan Sudan’daki hareket ise Haziran 2012’de başladı. “Öfke günü” eylemleri hızla halk isyanlarına dönüştü. “Halk rejimin değişmesini istiyor” sloganı, bütün isyan alanlarını birleştiren ve harekete geçiren politik söylem oldu.

Öfke günleriyle başlayan protesto ve isyanların kapsamı ve gelişimi her ülkede kendine has bir yol izledi. Hem tek tek ülkeler hem de bölgesel düzeyde bir devrimci durum yaşanırken, süreci yerel düzeylerde dahi devrimci/demokratik bir iktidar seçeneğine taşıyacak önderliklerin bulunmaması hareketlerin en zayıf yönüydü. Böylece, rejimin yanında, bölgesel ve küresel çapta destekle örgütlenen karşı devrim karşısında hareketin kendiliğinden ulaştığı bölgesel devrimci duruma denk düşen bir ortak/birleşik mücadele hattı da oluşturulamadı. Bu durum, ilk anda diktatörlerin devrildiği ülkeler de dâhil olmak üzere genelde hareketin inisiyatifini kaybetmesi handikabını doğurdu. Bunun tek istisnası, Suriye’de Rojava devrimi oldu. Bununla birlikte isyanlara sahne olan alanlarda ve bölge çapında devrimci durum hala sürmektedir.

Her ülkede zengin mücadele deneyimleri ve derslerle dolu olan, kimisinde devrimle karşı devrim arasında uzun süreli sert çarpışmalar halinde seyreden isyanların siyasal akıbeti esasta iki ana gurupta toplanabilir. Rejimlerin restorasyonu ve bölgesel savaşın kapılarını açan iç savaşlar.

RESTORASYON

İsyanlara sahne olan Arap ülkelerinin büyük bir çoğunluğunda isyanın kaynağını oluşturan devrimci çelişkiler ve patlama ögeleri varlığını korumakla birlikte, süreç emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin inisiyatifindeki rejimlerin ve bölgesel ilişkilerin restorasyonu yönünde şekillendi. Kimi ülkelerde reform duyuruları ve sözde barışçıl geçiş ile sert çarpışmalar yaşanmazken, devrimle karşı devrim arasında kimi yerlerde iktidar klikleri arasında sert çatışmalara sahne olan yerlerde karşı devrimin galebe çalmasıyla yerel ve bölgesel gericilikler -şimdilik- yeniden örgütlendiler.

Tunus ve Mısır gibi ilk adımda rejimi temsil eden diktatörlerin devrildiği ülkelerden Tunus’ta politik devrim burjuva reformlarla sınırlı kaldı, rejim kalıntıları bütünüyle tasfiye edilemedi. Sözde barışçıl geçiş ve reformlarla işbirlikçi burjuva düzenle ilişkiler korundu. Mısır’da devrimle karşı devrim arasındaki mücadele uzun bir döneme yayıldı. Emperyalistlerin desteğiyle başından itibaren inisiyatifi eline alan ordu, önce devrimci dinamikleri geriletmek için İhvan ile karşı devrimci ittifak kurdu, sonra askeri darbeyle rejimin restorasyonunu sağladı.

Bahreyn’de, halkın barışçı protestolarıyla başlayan süreçte iktidar blokundaki çatışmalar öne çıktı. Egemen sınıf kliklerinin gerici iktidar dalaşı silahlı çatışma boyutuyla ağırlık kazandı. ABD’nin, Britanya’nın açık desteğini alan Bahreyn monarşisi, Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) asker takviyesiyle isyancı muhalif kliği ezdi, halk hareketini de geriletti. OHAL ilan ederek Şiiler başta olmak üzere halka saldırılarını artırdı. Küresel ve bölgesel gericiliğin ikiyüzlü tutumu, Bahreyn’de burjuva demokratik reformlara dahi tahammül gösteremeyen monarşinin desteklenmesiyle bir kez daha teşhir oldu.

Fas, Cezayir, Ürdün, Filistin, Lübnan ve Irak’taki eylemler nispeten barışçıl bir seyir izledi. Çoğu, iç çelişki ve çatışmalı ortamı nedeniyle kırılgan bir zemine sahip olan bu ülkelerdeki hareketler, çatışmaların olduğu ülkelerin gölgesinde kaldı. Oysa, bölgesel devrimci dalgaya katılmaları, katkıları ve bu genel hareketin renklerini taşıyan demokratik talepleriyle hareketin tamamlayıcı halkaları oldular. Bu ülkelerde rejim, halka karşı şiddet uygulamadı. İsyanların ilk haftalarında iktidarların talepleri karşılamaya dönük reform programları açıklamaları ve kimi adımlar atmaları, hareketi düzen sınırları içinde tutmayı başardı. Filistin’deki hareket İsrail’i, Irak’taki ise ABD işgal kuvvetlerini hedef alan yönleriyle antisiyonist, antiemperyalist yönü en net protestolar olarak görüldü. Öte yandan, bu ülkelerdeki reform vaatlerinin çoğu sözde kaldı. Bölgeyi kasıp kavuran isyan ikliminin şiddetli etkileri hafifleyince eski ilişki ve tarzlara dönüşle sonuçlandı.

Her biri farklı yol, yöntem ve ilişkilerle rejimleri restore etse de, bu ülkelerde yaşayan halkların, ezilenlerin sorunları olduğu gibi duruyor. Devrimci duruma rağmen rejimler ve emperyalistler görece yönetme becerisi kazandılar. Ne var ki, isyana konu olan çelişki ve sorunlar hem yerel hem de bölgesel düzeyde yeni isyan dalgalarını tetikleyecek boyuttadır. Üstelik, bölgede siyasal krizi büyüten çatışma alanları ile devrimci kriz ve olanaklar da bu rejimleri daha kırılgan hale getirmektedir.

GERİCİ İÇ SAVAŞLAR

Mısır’la aynı dönemde protestoların yaşandığı Yemen’de, egemen sınıftan kliklerin ve dayandıkları aşiretlerin gerici iktidar kavgası ağırlık kazandı. Silahlı muhalif klik ile Ali Abdullah Salih yanlıları arasında iç savaşa evrildi. Suudi rejimi, KİK ve emperyalistler bu iki gerici kliği uzlaştırmak ve rejimi korumak adına Salih’in görevi bırakması için müdahil oldu. Ancak çatışmalar devam etti. Baskılar sonucu Salih görevi Abdurabbu Mansur Hadi’ye bıraktı. Ancak 2014’ten itibaren Şii Husi hareketi ve ayaklanması baş gösterdi. Salih’in yerine emperyalistlerce göreve getirilen Mansur Hadi’yi ve işbirlikçi, gerici rejimi devirdi. Ayaklanma, Suudi önderliğindeki karşı devrimci koalisyona karşı direniş biçiminde hala sürmektedir.

Libya’daki hareket de ilk anlarından itibaren kabile/aşiret çatışmalarına doğru büküldü. Emperyalist müdahalelerle gerici bir iç savaşa dönüştürüldü. Sünni Selefi cihatçı çeteler, Suudi Arabistan ve Katar’ın mali, siyasi destekleri ve emperyalistlerin askeri yardımlarıyla örgütlendiler. Rejim yıkıldı, Kaddafi öldürüldü, Libya parçalandı. Şimdi Libya’da birden fazla iktidar odağı belli bölgeleri denetiminde tutuyor; ülkedeki iç savaş sürüyor. Libya’da palazlandırılan selefi-cihatçı çeteler daha sonra bölgesel çapta yayılım gösterdiler. Edindikleri NATO silahlarını çoğunluğunu Suriye’ye olmak üzere bölgenin geneline taşıdılar. Körfez ülkeleri ve Suudiler bu süreçte de çeteleri beslemeyi sürdürdü. Suriye’de DAİŞ’in ortaya çıkıp hızla büyümesinde bu sürecin ve devamında sunulan imkânların özel bir payı oldu.

Bugün Ortadoğu’nun ve ezilen halkların kaderlerini belirleyecek denli savaşın yoğunlaştığı Suriye’deki hareket Cuma öfkesi eylemleriyle başladı. Kısa sürede mezhepçi söylemlerle müdahil olan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi devletlerin ve emperyalistlerin körüklediği gerici bir iç savaşa evrildi. Cihatçı-Selefi çeteler Suriye’de silahlandırıldı ve bütün dönem boyunca desteklendi.

Gerici iç savaşın derinleştiği koşullarda Rojava’daki örgütlü Kürt hareketi iç savaşta taraf olmadı, ayrı bir yol tuttu. Rojava’da bir devrim gerçekleştirildi. Yerelde yaşayan halklarla birlikte demokratik bir halk yönetimi inşa etti ve savundu. Kobanê direnişiyle enternasyonal devrimciliğin ve dayanışmanın bayrağı oldu.

Suriye’deki iç savaş beş yıldır sürüyor. Ülkenin önemli bir kısmı -Irak’tan Musul’a kadar olan bölge de- DAİŞ’in denetiminde. Kimi bölgeler rejimin, kimi alanlar ise bölgesel gerici rejimlerin desteklediği grup ve çetelerin elinde. Rojava bölgesi ise halkçı yönetimi ile diğerlerinden ayrı bir model oluşturmaktadır.

BÖLGE SAVAŞI

Beş yıllık sürecin sonunda Suriye’deki savaş sadece yereldeki kuvvetlerin karşı karşıya geldiği bir vekâlet savaşı olmaktan çıktı. Cephe hattı ve eylem alanı genişledi. Rusya ve İran’ın Esad rejiminin yanında savaşa aktif olarak girmesiyle emperyalist devletlerde bölgedeki askeri varlıklarını arttırmaya başladılar. Sürecin emperyalistlerin inisiyatifinde bir paylaşıma doğru yöneltildiği görülüyor. Emperyalist devletler ve gerici, sömürgeci bölge devletleri arasında yürütülen gerilimli müzakere siyaseti, kamplaşma ve bloklaşmalar ile alan tutma ve genişleme hamleleri hem bu paylaşımda elini güçlendirme, hem de orta ve uzun vadede etkinliğini sürdürme, sarsılan rejimleri ve bölgesel ilişkileri koruma/yönetme gayretleri olarak yoğunlaşıyor.

Ne var ki, bugünkü bu tablo da emperyalist müdahalelerin ürünüdür. Yeni bir emperyalist müdahalenin ve bölgesel sömürgeci gerici devletlerin inisiyatifini koruyan, ya da yeniden tesis eden, halkların iradesini yok sayan düzenlemeleri halklarımızın derdine çare olmayı bir yana bırakın, yaralarını daha da azdıracağı ortadadır. Bölgedeki yüzyıllık emperyalist müdahaleler tarihi ve son beş yıllık gelişmeler bunu tescil etmektedir.

BÖLGESEL DEVRİM

Arap isyanları dalgası, hem tek tek ülkelerde hem de bölgesel düzeyde bir devrimci önderliğin olmayışının handikabını yaşadı, yaşıyor. Ancak devrimci durum sürüyor, yerel ve bölgesel dinamiklerini koruyor. Arap isyanları eşzamanlılığa ve taleplerindeki ortaklığı ile bölgesel çapta halkları birleştiren bir hareket yaratmıştır. Halkların bir arada eşit ve özgür biçimde yaşayacağı demokratik bir Ortadoğu fikri ve inşası da bu hareketi siyasal karşılığı ve hedefi olarak siluetini -kendiliğinden de olsa- bu isyanlarla göstermiştir. Bunun yerel bir örneği Rojava’da ete kemiğe bürünmüştür. Bölgesel savaşın yoğunlaştığı Suriye’de Rojava güçleri devrimi Suriye’nin bütününü kapsayacak düzeyde geliştirmeye yöneliyor. Demokratik Suriye Meclisi bu yönde yeni bir adımdır. Halklarımızın sempatisini ve desteğini kazanan Rojava’nın iradesinin tanındığı bir statü kazandığı ve bir model olarak geliştirileceği bu süreç, Ortadoğu’da halklarımızın yeni mücadelelerinin kaldıracı olabilir, halklarımızın iradesini dayatan bir düzeyde bölgesel devrimin olanaklarını geliştirebilir.

Bu koşullarda, emperyalistlerin ve bölgesel gerici güçlerin böl-parçala-yönet siyaseti ve düzeni ile halklarımızın iradesini yok sayan düzenlemelerine karşı halkların birleşik mücadelesinin zemini de güçlenmiştir. Gelişmeler halkların kader ortaklığını göstermiş, devrimleri bölge devrimi fikri ve hedefiyle ele almanın gerçekliğini doğrulamıştır.

Arap isyanlarının bölgesel yangına dönüşmesine yol açan konular ve dayandıkları dinamikler ortadan kalkmış değildir ve dünden çok daha fazla iç içe geçmiştir. Emperyalist müdahale ve paylaşımlar da bu süreci şiddetlendirmektedir. Halk isyanları dalgasının yeniden bu çapta yükselmesi olasılığı çok daha yüksektir. Son beş yıllık sürecin yerel ve bölgesel çapta dersleri, deneyimleri de tazeliğini korumaktadır. Devrimci bir önderliğin varlığı ve bölgesel çapta inşasıyla bölgenin halklarımızın tarihi ve talihi yeniden dönecektir. Yeni bir isyan dalgasının bölgesel demokratik-halkçı birliklerini doğuracak zeminde gelişmesi olasılığı ve olanağı, yorumlamanın ötesinde örgütlenmeyi bekleyen bir yerde durmaktadır.

*Atılım Gazetesi’nin 8 Ocak 2016 tarihli 206. sayısında yayımlanmıştır.

Arap isyanlarından Ortadoğu savaşına-I

http://www.atilimhaber.org/2015/12/12/arap-isyanlarindan-ortadogu-savasina-1/

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 21 Ocak 2016, Perşembe 10:51
Kategoriler: Atılım Dosya, Güncel, Haberler