Kimin iradesi kazanacak?

Kimin iradesi kazanacak?

ARİF ÇELEBİ –

İrade kırma beyinde başlar. Halkın ve öncülerinin devlete karşı savaşı kazanamayacağına ikna edilmeleri gerekir. Keza, irade kırmak için başkaldırıcılar halkın geri kalan kısmından tecrit edilmelidir. Psikolojik savaş bunu başarmak için devrededir. Yalan, çarpıtma, demagoji (laf ebeliği, lafazanlık) gerçeğin yerini alır.

7 Haziran seçimleri sonrası sömürgeci faşist TC’nin Kürt ulusal özgürlük hareketine askeri saldırıları topyekûn bir savaş halini aldığında, pek çok kişi bunu hükümetin seçim sonucunu hazmedememesine bağlamıştı. 1 Kasım seçimleri ertesinde hükümetin yeniden masaya döneceği beklentisi vardı.

Seçimlerin üzerinden iki buçuk ay geçti. Durmak bir yana, sömürgeci faşist saldırı savaşı daha da şiddetlendi.

Saldırı savaşının elbette seçimlerle ilgili bir yanı vardı. HDP’nin parlamento dışı bırakılması, AKP’nin tek başına iktidar olması stratejinin bir ayağını oluşturuyordu. Yine aynı stratejinin ikinci ayağı Türkiye’nin ilerici, antifaşist, devrimci bölükleri ve Alevilerin Kürt özgürlük hareketi ile devrimci demokratik ittifakını dağıtmaktı. Yeni strateji yalnızca AKP tarafından oluşturulmamıştı. Bu bir devlet politikasıydı. HDP’nin baraj altına itilmesi, Kürt özgürlük hareketi ile Türkiye’nin ilerici bölüklerinin bağının tahrip edilmesi ve AKP’nin yeniden tek başına iktidar olması stratejinin ilk aşamasıydı. Stratejinin asıl hedefi, Kürt ulusal özgürlük hareketini Kürtlere statü talebinden vazgeçirmek ve Kürt halkını korkuyla sindirerek özgürlük hareketinin tabanını daraltmaktı.

Açıktır ki, sömürgeci faşist saldırı seçimlere endeksli bir taktik hamle değil, Kürt özgürlük hareketini ezmeye ve savaş iradesini kırmaya yönelik bir stratejidir. Ordu ve sermaye oligarşisi bu stratejinin ortağıdır. Burjuva Türk faşist ulusalcıları ve ırkçı faşist milliyetçiler bu stratejinin başarısı için çırpınmaktadır.

BEKA SORUNU

Beka; kalıcılık, ölmezlik anlamına geliyor. Sömürgeci faşist devletin sözcüleri Türkiye’nin bir beka sorunu ile karşı karşıya olduğunu söylüyor. Onlara göre TC’nin kalıcılığı, ölmezliği tehlike altındadır. Doğru, gerçek tam da böyle. TC’nin varoluşsal temeli dağılıyor.

Böyle olduğu için de sorun salt AKP’nin iktidar ve Saray’dakinin başkanlık hırsıyla açıklanamaz. Kuşkusuz ki bunlar etkendir. Ama AKP değil de bir başka burjuva parti de iktidarda olsaydı ve Saray’da bir başkası otursaydı bu savaş yine de olurdu.

Olurdu, çünkü Kürt’ün ulusal statü talebinin kabulü TC’nin 1923’den bu yana var olan varlık temelinin yıkılmasından başka bir anlama gelmez. Kürt’ün statü kazanması eski devletin yıkılıp yeni temeller üzerinde yeni bir devletin kurulmasını gerektirir. Bu, kaçınılmaz olarak varlık hakkını ve meşruiyetini mevcut TC’den alan tüm siyasi, idari ve ekonomik kurumların ve bunların çıkarlarının fikir olarak soyutlanmış biçimi olan ideolojilerin yok olması demektir. Kendini ulusalcı, milliyetçi, sosyal demokrat, politik İslamcı, liberal olarak adlandıran tüm burjuva partilerin; TÜSİAD’ından MÜSİD’ına Türk burjuvazisinin bütün bölüklerinin; ordunun ve Anayasa Mahkemesi’nin; tüm burjuva basının aynı safta buluşmasının nedeni budur. Amaç, Kürtleri statü talebinden caydırmaktır, gerisi, yani aralarındaki sorunlar ve fikir ayrılıkları teferruattan ibarettir. Örneğin CHP ve MHP başkanlık sistemine karşıdır ama sıra Kürt’ün statü talebini en vahşi yöntemlerle bastırmaya gelince AKP’nin ve Saray’dakinin temel müttefikidirler. Kendini Kemalist-ulusalcı olarak tanımlayan faşist ulusalcılar başka koşullarda fırsat bulsalar, onların tanımıyla “dinciler”in kanını içerler ama sıra Kürtlerin statü talebini berhava etmeye gelince onlarla can ciğer kardeş olabilmektedirler. Kürt sorununun ulusal statü söz konusu edilmeden çözümü için durmadan demeç veren TÜSİAD ve onun liberal sözcüleri kentlerin bombalanmasına, kuşatma altındakilerin ekmeksiz, susuz, elektriksiz bırakılmalarına, silahsız kadın ve çocuklarla onlarca kişinin katledilmesine ses çıkarmamaktadır. Aylara varan sokağa çıkma yasaklarının yasal temeli dahi olmamasına karşın Anayasa Mahkemesi sokağa çıkma yasaklarını iptal istemlerine oy birliği ile ret cevabı vermektedir.

DEVRİMCİ İÇ SAVAŞ

Türk burjuvazisinin beka sorunu yaşadığında neler yapabileceğini Ermeni soykırımından, 12 Eylül darbecilerinin yaptıklarından biliyoruz. Yine aynı gözü dönmüş vahşilikle saldırıyorlar. Ama bu kez durum farklı. Ermenilerin direnişi zayıftı, halkın ulusal bilinci ve örgütlülüğü yetersizdi. 12 Eylül sonrasında devrimciler birleşik antifaşist direniş cephesi açamadı. Dolayısıyla, devrimci bir iç savaş ortaya çıkmadı. Böyle olduğu içindir ki; İttihatçılar da, 12 Eylülcüler de stratejilerini nispeten elverişli koşullarda uygulayabildi.

Bugün sömürgeci faşist TC ile Kürt halkı arasında bir savaş yaşanmaktadır. Bu; bir grup devrimci ile devlet arasındaki çatışmanın çok ötesinde silahlanmış halk güçlerinin öncülüğündeki halkla devlet arasındaki bir iç savaştır. Devlet tüm zor aygıtlarıyla, ordusu, polisi, mahkemeleri ile halka karşı savaş halindedir. Bu “düşük yoğunluklu” bir savaş da değil, açık bir savaş halidir. Hâlihazırda savaşın birkaç ilçeyle sınırlı kalması bu gerçeği zerrece değiştirmez. Sur, Diyarbakır’ın kalbi, Cizre, Silopi, Nusaybin başlı başına birer kenttir. Buralarda on binlerce insan devlete karşı dişe diş bir direniş destanı yazmaktadır. Diğer Kürdistan şehirlerindeki halkın büyük bölümü direnişi desteklemektedir. Paris Komünü Paris’le sınırlı kalmıştı, bu o dönem Fransa’da bir iç savaş yaşandığı gerçeğini neden değiştirmiyorsa bugün o günkü Paris’ten çok daha geniş bir coğrafyaya yayılan ve daha büyük bir nüfusu kapsayan Kürdistan kentlerinde de bir devrimci iç savaş yaşandığı gerçeğini değiştirmez.

PSİKOLOJİK SAVAŞIN KAPSAMA ALANININ DIŞINA ÇIKILMALI

Paris Komünü yenildi. Kürdistan devrimi başarabilir. Paris’te olduğu gibi Kuzey Kürdistan kentlerinde de yediden yetmişe örgütlü bir halkın direnişidir söz konusu olan. Paris komüncüleri asıl büyük saldırıya sekiz gün direnebildi. Sömürgeci faşist devlet güçleri, 39 gündür Sur’a, 27 gündür Cizre’ye girebilmiş değil. Bu kadar muazzam bir direniş söz konusuyken burjuva medya devlet güçlerinin kayıplarını ve sefil hallerini gizlemek için tüm hünerini sergiliyor. Nihayet bu bir irade kırma savaşı. Tank, top, tüfek mermisi ile medyadaki haberin, yorumun, fotoğraf ve filmin hedefi aynı: Devlet güçlüdür, statü talebini bir kenara bırakın, devletin verdiğiyle yetinin.

İrade kırma beyinde başlar. Halkın ve öncülerinin devlete karşı savaşı kazanamayacağına ikna edilmeleri gerekir. Keza irade kırmak için başkaldırıcılar halkın geri kalan kısmından tecrit edilmelidir. Psikolojik savaş bunu başarmak için devrededir. Yalan, çarpıtma, demagoji (laf ebeliği, lafazanlık) gerçeğin yerini alır. Başkaldırıcıların zayıflıklarını öne çıkarmak, onlar hakkında kuşku yaratmak için olmadık yalanlarla halkın zihnine hücum edilir.

Ne yazık ki, halk saflarındaki insanlar, hatta onların devrimci öncüleri dahi zaman zaman bu psikolojik harekâtın kapsam alanına bir biçimde girmektedir. Örneğin neredeyse bir buçuk aydır devlet güçlerinin Sur’da bir metre olsun ilerleyememesini öne çıkarmak yerine niye Kürdistan’ın bütününde bunlar olmuyor diye mızmızlanmak bunun bir türüdür. Devletin vahşetini ve sefilliğini sergilemek yerine hendeklerin kazılmasının zamansız olduğuna dair fikirleri öne çıkarmak bunun bir başka örneğidir. Batı’da zayıf ve yetersiz de olsa yükselen seslere kulak kabartarak bu sesleri hangi taktiklerle güçlendiririm diye kafa patlatmak yerine Batı’nın ne kadar sessiz olduğuna dair büyük laflar etmek bunun bir başka biçimidir.

SİVİL İÇ SAVAŞ

Tüm gücüyle çullanmasına rağmen sömürgeci faşist devlet henüz gerilla devreye girmemişken dahi direnişi bastıramıyor. HDP’yi işlevsizleştirmek, Batı’da git gide güçlenmekte olan itirazları şiddetin dozunu arttırarak boğmak, devletin bugünkü harekât planının içindedir. Bu yoldan başarılı olamayacağını anladığında devletin önüne iki seçenek çıkacaktır. Birincisi, Kürtlerin statü talebini kabul etmek mecburiyetinde kalmak, ikincisi, Türk-Kürt sivil savaşını kışkırtmaktır. İkincinin devre dışı kalması ancak Batı’daki ilerici kuvvetlerin şimdiden seslerini tüm güçleriyle yükseltmeleri ile mümkün olacaktır. Çünkü ancak bu sayede sömürgeci faşist güçler böylesi bir sivil iç savaştan istedikleri sonucu elde edemeyeceklerini anlarlar. Aksi takdirde devlet destekli ırkçı faşist güruhlar Türk halkının da bir bölümünü arkalarına alarak Kürtleri Batı’dan sürmek için harekete geçecektir. Devletin, Kürtlerin iradesini kırmak için oynayabileceği son kozu budur.

Bugün Kuzey Kürdistan’da olan biteni uzaktan seyredenler şimdiden örgütlenmez, mücadeleyi büyütmez, özsavunmalarını hazırlamazsa, kirli ve vahşi savaş kapılarına dayandığında artık her şey için geç olacaktır.

* Atılım Gazetesi’nin 15 Ocak 2016 tarihli 207. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 21 Ocak 2016, Perşembe 16:57
Kategoriler: Haber-Yorum, Haberler, Makaleler, Teori