Dersim’den Cizre Botan’a Türk burjuva basını

Dersim’den Cizre Botan’a Türk burjuva basını

VAHAP BİÇİCİ-

Günümüz ile 1937-’38’in benzerliği çeşitli paralellikler sunar ve ayrı ayrı anılmayı hak ederken, burjuva basın, aktüelde yaşanan katliamları ele alış tarzı itibariyle 1930’lardan seçmeler sunan bir hattan ilerleyerek fazla söze gerek bırakmıyor. Saray basını bir yana, seçimler öncesi Saray’la ihtilaflı gibi görünen medya gurupları dahil kullanılan dilin düşmanlaştırıcı ortaklığı, sürecin topyekun saldırı konseptine uygun olarak tek merkezden kumanda edildiğini gösteriyor.

Sur, Cizre ve Silopi’deki sıkıyönetim uygulamaları kırklı günlerde yol alıyor. Adına “Çöktürme planı” denen bu savaş, hukuk tanımaz insanlık dışı saldırganlığın, 1937-’38 Dersim soykırım günlerindeki ismi karşılığı; “Tedip ve Tenkil Harekatı”ydı. Günümüz Türkçesiyle; terbiye ve cezalandırma. Zira Dersimliler, inkarcı sömürgecilik tarafından çoğunlukla insan olarak dahi görülmüyor, türlü hayvan yakıştırmalarına muhatap kılıyor, en iyi hallerde terbiyeye muhtaç şakiler muamelesi görüyorlardı. “Cezalandırma” ise “terbiye” metotlarının başında yer alıyordu.

Bugünkü “çöktürme” ile 1937-’38’in “Tedip ve Tenkil”inin icrasının aynı inkarcı sömürgeci devlet olma gerçekliği, Kemalist diktatörlük ile Saray darbecilerini fena halde benzeştiriyor.

‘Kürt sorunu’na yaklaşım noktasındaki ideolojik duruşun tüm demagojik söylem ve takiyye siyasetine karşın aynı özden beslendiği ifşa oldukça “çözüm” yöntemleri de bir o kadar örtüşür oluyor. İçerik neredeyse hiç değişmeden kalırken, “Esedullah tim”inin katliamlara giriştiği sokak duvarlarına yazılanlar gibi; “En iyi Kürt ölü Kürt’tür” mantığı bir kez daha tedavüle sokuluyor.

Haliyle bugün yapılan tarihsel göndermelerin başını Dersim soykırımı çekiyor. Coğrafyamız siyasal tarihinin böylesi bir zulme en son Dersim soykırım günlerinde tanıklık etmesinin tabii bir sonucudur bu. Günümüz ile 1937-’38’in benzerliği çeşitli paralellikler sunar ve ayrı ayrı anılmayı hak ederken, burjuva basın, aktüelde yaşanan katliamları ele alış tarzı itibariyle 1930’lardan seçmeler sunan bir hattan ilerleyerek fazla söze gerek bırakmıyor. Saray basını bir yana, seçimler öncesi Saray’la ihtilaflı gibi görünen medya gurupları dahil kullanılan dilin düşmanlaştırıcı ortaklığı, sürecin topyekun saldırı konseptine uygun olarak tek merkezden kumanda edildiğini gösteriyor.

Nitekim bunun tam da böyle olduğu, Başbakanlık Basın ve Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nce sıkıyönetim uygulanan ilçe valiliklerine dezenformasyon ve kara propaganda işlevini yürütmekle mükellef elemanlar atadığı, basına servis edilen haberler için Anadolu Ajansı’nın yetkilendirildiği ve gelişmelerin AA’nın sansür süzgecinden geçirildiği vb. bilgiler deşifre edilmiş bulunuyor.

Benzer bir yöntemin Dersim soykırım günlerinde de işletildiği, dönemin İçişleri Bakanı, Rum ve Ermeni soykırımı faillerinden Şükrü Kaya’nın medyaya yönelik; “Dersim havadislerini ve hadiselerini yalnız bu nokta-i nazardan tetkik etmek. Askeri harekattan bahsetmemek. Hükümetin evvelce derpiş etmiş olduğu (öngördüğü bn.) programın tatbik edileceği ve neticenin yakında katiyetle elde edeceği fikrini yaymak. Müsellahan bu harekete iştirak edenlerden başkaları hakkında hiçbir suretle idareten bir karar alınmayacağını yazmak. Dersim havadislerini ikinci, üçüncü sayfalara intikal ettirerek vak’ayı hakkı layıkına icra etmek” şeklindeki talimatından anlaşılmaktadır.

Yine ironiye bakın ki, Dersim soykırımının yoğun olarak yaşandığı 1937 yılında yazılı basının öne çıkararak sayfalarına taşıdığı olgu ve kavramlar, günümüz medyasınca neredeyse birebir kopyalanmaktadır. Çokça tartışılan başlıklardan örnekleyecek olursak; bugün AKP sözcülerinin dillerine pelesenk ettiği ve burjuva medyanın da manşetlerden düşürmediği “temizlik” kavramı, dönemin Kemalist basının da vazgeçilmezleri arasındadır;

“Dersim’in nihai suretle temizlenmesi.” (Yeni Asır, Haziran 1937)

“Dersim’de temizlik.” (Son Posta, 18 Haziran 1937)

“Kahraman kıtaatımız, Dersim dağlarında şakileri temizleme amelesine devam ederek…” (Yeni Asır, 30 Haziran 1937)

Direnişçilerin gıda ihtiyacından mahrum bırakılması ve bu suretle dehalete zorlanması, kimi durumlarda ise gıda yardımı görüntüsü altında gerçeklerin ters yüz edilerek birkaç münferit görüntünün devletin şefkatine delal etmişcesine şov malzemesine çevrilmesi, Dersim soykırımından aparma bir yöntemdir;

“Aç kaldılar, teslim diye bağırıyorlar… Dersim eşkiyası etrafları sarılıp tepeden de teyyare hücumuna uğrayınca köylerle alakaları kesildi, erzakları bitti, açlık baş gösterdi, şimdi kafile kafile teslim oluyorlar.” (Köroğlu Gazetesi)

“Tunceli çapulcuları yiyeceksiz kaldılar”. (Haber, 21 Haziran 1937)

“Asiler arasında açlık baş gösterdi.” (Son posta, 17 Haziran 1937)

“Dehalet edenlerden 60 kişiye, hükümet ekmek ve yiyecek göndermiştir. Bunlar, hükümetin şefkatinden çok mütehassis olmuşlardır.” (Akşam, 1 Temmuz 1937)

Helikopter atışlarıyla yakılan tarihi Kurşunlu Cami’nin ardından direnişçilere yöneltilen “dinsiz” ithamı, Dersim halkı için de kullanılmış ve soykırıma kutsal savaş kisvesi giydirilmeye çalışılmıştır;

“Dersim’de alelade bir pabuca tapanlar bile olmuştur.” (Son Posta, 22 Eylül 1937)

“Müslüman ahaliye zarar vermek bile mezheplerinde dinin gereklerinden kabul olunmuştur.” (Sur; 1998, s.182)

“…Hayali en geniş olanlar bile şu din hokkabazı Seyit Rıza’nın çadırından Ermenice kitap, Almanca lügat, çeşit çeşit, boy boy, renk renk istavroz; üzerinde Ermenice yazılar olan haçlar, içinde İsa’nın başparmağının kemiği olacağını düşünemez.” (Haber, Kasım 1937)

Altında geçtiği gibi Ermenilik bugün olduğu ve kullanıldığı şekliyle küfür addedilmekte, ırkçılığın derin sularında kulaç atılmaktadır.

Katliamcı güçlere methiyeler düzmek, ne kadar ‘güçlü’, ‘kudretli’, ‘yenilmez’ olduklarına atıflar yapmak, ‘kanun’ ve ‘nizam’ın sağlanacağına dönük kararlılık vurgusunda bulunmak dönemin en sıradan başlıklarındandır.

“Dünyaya pes ettiren yaman Türk ordusunun süngüsü dışarıdaki düşmanı nasıl kahrederse içerideki cahili de öyle mahveder. Türk ülkesinde gözü olanla ülkesinde fesat çıkaranın akıbeti birdir; ölüm!” (Köroğlu, 3 Temmuz 1937)

“Kutu Deresi’nin kapıları kahraman kıtaatımızın çizmeleri altındadır.” (Son Posta, 27 Haziran 1937)

“Cumhuriyet topraklarının dağında, taşında her köşesinde nizam, kanun ve medeniyet her menfaatin üstünde yürüyecektir. Şanlı Türk ordusu bunu bilmeyenlere bildirecek kadar kuvvetlidir.” (Köroğlu, 19 Haziran 1937)

Ve nihayet;

“Tayyarelerimiz şakilerin son sığınaklarını da bombaladı.” (Cumhuriyet, 26 Haziran 1937)

“Çapulcuların son döküntüleri teslim oluyor.” (Tan, 29 Haziran 1937)

“İsyana iştirak edenlerden 265’i maktül düştü, 849’u teslim oldu.” (Son Posta, 19 Eylül 1937)

Manşetleriyle atılan zafer naraları!

Hayatlarını kaybedenlerin naaşları dağ başları ya da sokak ortasında, morglarda kalmış kimin umurunda. Hamile kadınlar vurulmuş, birkaç aylık bebeğinden yaşlısına, 7’den 70’e canlar katledilmiş ne gam. Öyle ya; “büyük bir davanın tahakkuku, bir vatan parçasının medenileştirilmesi, cumhuriyetin feyizlerinden karanlıkta kalanların da nurlanması için birkaç yüz kişinin can vermesi bile ehemmiyetli bir hadise sayılmaz” ne de olsa! (Hakkı Ocakoğlu, Yeni Asır, 19 Haziran 1937)

Ama yanlış hesap Cizre’nin, Sur’un sokaklarında ya hendeğe düşer ya da yolunu kaybeder. Dersim halkı, Seyit Rıza diz çöktü mü ki, ulusal hakları için ayağa kalkmış bir halkı “Çöktürecek”siniz. Çöktüremediniz, çöktüremezsiniz de. Bu da size dert olsun.

* Alıntıların tümü; “1937-1938 Yılları Arasında Basında Dersim”, (Taha Baran, İletişim Yayınları)

** Atılım Gazetesi’nin 15 Ocak 2016 tarihli 207. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 21 Ocak 2016, Perşembe 17:08
Kategoriler: Atılım Dosya, Makaleler, Politika