Hizaya geçirme siyaseti çöküyor

Hizaya geçirme siyaseti çöküyor

SAMİ ÖZBİL-

Sadece bir bildiri otoriter despotluğu felç etmeye yetti. Polis ve adliyenin çalıştırılması haricinde birinci ve ikinci dereceden yetkililerle cümle yardakçı imza sahiplerini devlet şiddeti sopasıyla önce pişmanlığa, bu olmayınca tövbekârlığa zorladı. Siyasal ve kültürel linç ayinleri çöktü, siyaset mühendisliği boşa düştü ve uzun zaman sonra ezen ezilen gerçeğinin izdüşümü olan sağlıklı bir cepheleşme doğdu.

Otoriter despotluk, 1 Kasım’dan bu yana yine Kürt meselesi dolayımıyla Batı’da ilk defa baltayı taşa vurdu. “Akademisyenler Bildirisi”, sabır taşı çatlatan despotluğa atılan küçücük bir fiskeydi. Ancak sonucu, iktidarın tahmin edemeyeceği kadar güçlü.

Esip gürleyerek kendisinden razı olmayan toplumsal kesimleri hizaya geçirme siyaseti nicedir despotluğun alâmetifarikası.

Kürtlerle ilgili adalet ve özgürlük gibi konularda her ağzını açana, her itiraza yeltenene polis ve adliye sopası gösterildi. Ancak bu tür bir “şiddet”le yol almaya çalışan her iktidar beklemediği anda büyük dirençle karşılaşmıştır.

Küfür, tehdit ve yalanların tamamı süprüntü olmanın ötesinde kıymet taşımıyor.

Sömürgeci faşist Perinçek’ten Ergenekon artıklarına dek rejimden beslenen ve varlıklarını rejime borçlu kim varsa iktidara asker yazılmış ne çıkar.

Despotluğa rağmen halkı kuşatan bir söz üretiminin gerçekleştirilmesidir önemli olan.

Bildiri, egemen söylemi sorguladığı ve inanmadığını gösterdiği için büyük bir depremi tetikledi.

Despotluğun güneşi nicedir batmıştı. Nasıl bir gecenin içinde oldukları son örnekle daha bir görülür oldu.

Medya büyük oranda ele geçirilmiş, toplumsal trajediden bahseden entelektüeller itibarsızlaştırılmış, iktidarın ölümsüzlüğünü kabullenmeyenler dışlanmışken geliveren bildiri bir kez daha gösterdi; kendisinin sandığından da koftur despotluk.

İkili iktidar biçimlerinin görülmesinin yanı sıra olağan zamanlarda şöyle bir bakılıp geçilecek eylem biçimlerinin kelebek etkisi yaratması da devrimci durumun işaretlerinden.

Sadece bir bildiri otoriter despotluğu felç etmeye yetti. Polis ve adliyenin çalıştırılması haricinde birinci ve ikinci dereceden yetkililerle cümle yardakçı imza sahiplerini devlet şiddeti sopasıyla önce pişmanlığa, bu olmayınca tövbekârlığa zorladı.

Siyasal ve kültürel linç ayinleri çöktü, siyaset mühendisliği boşa düştü ve uzun zaman sonra ezen ezilen gerçeğinin izdüşümü olan sağlıklı bir cepheleşme doğdu.

Tarihsel ve güncel anlamda ezenlerin geleneğini devralan iktidarın her hamlesi, ezilenlerin birleşik cephesini adeta çağırdı. Kürdistan eksenli çatışma siyaseti ile oluşturulan ve halkın günlük gıdası haline getirilen şovenizm zehrinin yaratıcı biçimlerde ortadan kaldırılması, bütün ezilenlerin birleşik demokratik cephesi önündeki son büyük engelin de aşılması anlamı taşır.

An itibariyle Kürdistan’da yapılanların batıda yansıtılma biçimi vahşetin rasyonalizasyonudur. Buna, aşırı ölçüde “güçlülük” vurgusu da eklenince “vatan millet” aldatmacası kullanışlı bir enstrüman olmayı sürdürdü.

Akla uydurmanın devamı vahşetin kanıksanması, çocuk ölümlerini seyrederken günlük hayatta devam eden dokusu bozulmuş bir toplumun meydana getirilmesi. Akademisyenler bildirisi gibi küçük dokunuşlar, işte bu algıyı ve siyaset biçimini işlevsiz kılıyor.

Walter Benjamin, “Düşman kazanacak olursa ölüler bile bundan payını alacak” demişti.

Ölülerin sokaklarda bekletilerek çürütüldüğü Kürdistan’da direnmenin bedeli dahi halka Benjamin’in bahsettiğinden de ağır biçimde ödetiliyor.

Böyle bir kuvvetin “zaferinin” ezilenlere nasıl bir gelecek vaat ettiği pek açık. Dolayısıyla, Kürdistan sokaklarında gençlerin veya Batı’da devrimci demokratların aynı cehennem vaadine karşı ortaklaşabildikleri ölçüde daha hızlı mesafe kaydedeceklerini söylemeye bile gerek yok.

Zulüm siyaseti er geç biter. İktidar şu anda herkesi susturarak şunu amaçlıyor. İktidar yenildiğinde dahi despotluğa karşı olanlar sessizlikleri nedeniyle utandıkları için dönüp bu dönemin sayfalarını açamasın.

Baltayı taşa vurdular oysa. Kürdistan halkının özgürlük mücadelesi yenilmeyince oradan el alanlar derlendi.

Sessizliğin tozunu alan, odaları havalandıran bin türlü söz üretiliyor artık.

Bu şartlar altında sözün yatışması imkânsız.

İmkansız, çünkü hala her gün halkın kanı akıtılıyor.

Onların sözlerine benzemeyen, sadece hakikatin alfabesini kullanan, yıkıcılığından çok yeni yaşamı kurucu her söz, despotluğun surlarında yeni bir gedik açacak.

Kurnazlığı ölçüsünde sinsi oyun planlarına karşı sokağın ümitli ve devrimci demokratik dili göveriyor.

Sözün ve eylemin neşeli olduğu ölçüde militan birliğiyse, otoriter despotluğu günbegün mukadder sona taşıyacak.

* Atılım Gazetesi’nin 22 Ocak 216 tarihli 208. sayısında yayımlanmıştır.

Yorum yapabilmek için kayıtlı kullanıcı olmanız gerekmektedir. Giriş

Yayın tarihi: 5 Şubat 2016, Cuma 14:32
Kategoriler: Haberler, Makaleler, Politika, Rota