Başbakan Erdoğan, 7 Aralık'ta ABD'ye ziyarette bulundu. Erdoğan, ABD Başkanı Obama ile görüşmesini yeni bir milat olarak açıkladı, model ittifaktan söz etti. Ayrıntıları çok fazla yansımasa da Erdoğan-Obama görüşmesinde PKK'nin tasfiyesinin masaya yatırıldığı biliniyor. Ancak bu konuda, anlık istihbarat paylaşımından yeni bir şey çıkmadı. DTP, İnsan Hakları Haftası'nda kapatıldı. Kürt halkının siyasi temsilcileri yasaklı ilan edildi. İzmir ve Bayramiç örneklerinde olduğu gibi Kürtlere karşı linç girişimleri örgütlendi. Ortadoğu'yu yakından ilgilendiren Kürt sorunu yeniden çözümsüzlük girdabına girdi.
Washington zirvesi yeni bir milat mı, ikinci bir 5 Kasım mı? Model ittifak, model taşeronluk mu? Açılım bir devlet politikası mı? Açılımın stratejik derinliği yeni Osmanlıcılık mı? Türkiye bir iç savaşa mı gidiyor? Yeni bir ırkçılık türü mü doğuyor? Neofaşizm ya da refah ırkçılığı mıdır bu? Serhildan, intifadanın Kürtçesi mi? Onur Öymen faşistse Mustafa Kemal ne? Bu soruları biz sorduk, Doç. Dr. Haluk Gerger yanıtladı. Gerger, Erdoğan Obama görüşmesinden yeni bir şey çıkmadığını, model ittifakın Truva Atı Modelliği olduğunu söyledi. DTP'nin kapatılmasının öngününde görüştüğümüz Gerger, Kürt gerçekliğinin kabul edilmesi, yüzleşilmesi ve hesaplaşılması gerektiğini belirtti.
Washington Zirvesi'nden ne çıktı? Yeni bir milat mı? İkinci bir 5 Kasım mı? Yoksa hiçbiri mi?
Özel bir milat denecek bir şey yok. Obama Bush'un politikalarını devam ettiriyor, Erdoğan da aslında söyledi. Erdoğan, Bush ile anlaşmasını devam ettiriyor. Nitekim gazetecilerin ve orada bulunanların söyledikleri de tek şey var, Bush'un bazı kararnamelerini iptal ediyordu. Bizimle ilgili istihbarat kararnamesini iptal etmedi dolayısıyla iyi dediler. Bu milatsa, Bush dönemindeki bir milat. Dolayısıyla yeni bir şey ben gözlemlemedim.
Truva Atı Modelliği
Model ittifakla ilgili vurgu bu ziyaretle ilgili değerlendirmelerde dikkat çekiyor. Model ittifaktan kasıt ne? Model taşeronluk mu? Model ittifakın İran, Irak ve Afganistan'la füze kalkanı bağlamları nelerdir?
Türkiye hep model ülke. IMF'nin bir zamanlar model ülkesiydi, vitriniydi. Çünkü, IMF politikalarını en sadık uygulayan ülkeydi. Çünkü, diğer ülkeler direniyordu. Türkiye'yi model gösteriyorlardı. Şimdi bu bağlamdaki modellik de Truva Atı Modelliği. Bu da yeni bir şey değil. Türkiye soğuk savaşla birlikte, yani 1950'ler boyunca ve ondan sonra da önemli ölçüde devam etti. Ortadoğu'da Batı'nın taşeronu Truva atı rolünü oynuyordu. Dolayısıyla bunda da yeni bir şey yok. Ben bilmiyorum yeniliği. Şöyle bir yenilik olabilir. Tam anlamıyla 1950'li yıllara bir dönüş gibi görünüyor; olsa olsa bu olur.
ABD ziyaretinde Kürt sorunu nasıl bir yer tuttu?
Kürt sorunu bir pazarlık konusu. Amerika Birleşik Devletlerinden PKK'nin hiç olmazsa askeri kanadına dair tasfiye konusunda yardım istiyor. Amerika o yardımı da veriyor. Zaten aslında NATO 20 yıldır o yardımı veriyordu. Amerika veriyordu da Türkiye beceremiyordu. Şimdi Amerika Irak'a gelince biraz daha yardımcı olabilir diye düşünülüyor. Ama unutmayın Amerika'da krizde fazla yapacağı bir şey de yok. Yine işte anlık istihbarattan başka bir şey çıkmadı. Kandile çıkıp PKK ile savaşacağını kimse beklemediğine göre başka ne çıkabilir onu da kimse bilmiyor.
Açılımın arkasında kim var? ABD? Avrupa Birliği? Bölgesel bir güç olmak isteyen Türkiye burjuvazisi mi? Yükselen İslami sermaye mi? Genelkurmay, açılımın neresinde duruyor? Açılım bir devlet politikası mı?
Temel dinamik, tabi emperyalist bir dinamik var. Yani, Amerika Birleşik Devletleri krizde, bu kriz dolayısıyla Bush gibi yapamıyor Obama. Yani, kendi başımıza her şeyi hallederiz diyemiyorlar. Truva atlarına, tetikçilere ihtiyacı var. O tetikçileri de hizmet görebilir halde tutulmaları gerekir. Ve kendilerinin istikrarsızlık kaynağı olmaması gerekir. Emperyalist istikrarı sağlayan yardımda bulunmaları lazım. Obama bunu söyledi; Türkiye kendi sorunlarını çözemezse Kafkaslar'da Ermeni sınırı, işte Güney Kürdistan ve kendi içinde Kürtlerle ilgili sorunlarını çözemezse bize hizmet etme kapasitesi o denli azalır. Üstelik bir de hem oradaki başka müttefiklerimizin istikrarını bozar hem de bizim istediğimiz, kurmayı taahhüt ettiğimiz statükonun istikrarını bozar diye. Dolayısıyla tabi ki bir emperyalist dinamik söz konusu, ama sonuçta o dinamiği de bu noktaya getiren asıl başka bir dinamik var; Kürt dinamiği var tabi. Bu iki dinamik eksik olan Türkiye'deki dinamik tabi. Türkiye'de gerçek manada çözüm isteyen değil de günü kurtarmayı düşleyen, işte bu işten rant sağlamayı düşleyen, tasfiyeyi bu şekilde arkadan dolanarak yapmayı planlayan bir Kafkasçı zihniyet söz konusu. Bu üçüncü dinamik var olmadığı sürece de bir türlü çözüme kavuşmuyor mesele.
'50'lerdeki filmi yeniden oynatıyorlar
Açılımın 'stratejik derinliği' ne? 'Yeni Osmanlıcılık' mı?
Bunlar hep söylenen şeyler. 1950'li yıllarda soğuk savaş başladığında Türkiye'ye şu dendi; siz eski Osmanlısınız, bölgeyi biliyorsunuz, bölgenin kültürünü tanıyorsunuz, bölgede yöneticilik yaptınız, aynı dini paylaşıyorsunuz, dolayısıyla biz nüfuz edemiyoruz bölgeye. İsrail empilitasyon olduğu için, bünyenin reddettiği bir unsur olduğu için o hiç kabul görmüyor. Siz bu özeliğinizle bizim adımıza bölgede bir Truva atı rolü oynayabilirsiniz. Yani, ikinci dünya savaşı sonrası açık bir biçimde Türkiye'ye söylenen ve verilen rol. Bugün de aynı şey veriliyor. Ne fark olabilir? Aslında fark yok. Bu işin inceliğini kavrayamayanlar olabilir. Mesela İsrail, makine kabağı olduğu için bunu kavrayamıyor. Şimdi Truva atı olabilmek için bölgede emperyalizmin çıkarlarını daha iyi savunabilmek için tabii ki biraz bölge halklarına ve rejimine yakınmış gibi durmak gerekir. Unutmayın Menderes kalktı Nasr'ın ayağına gitti. Ondan nefret ediyordu. Ama öyle yapmak lazım. Bu zaten verilen bir görev. Şimdi bu inceliği, bu görevin inceliğini anlayamayanlar eksen değişiyor diye düşünüyorlar. Hiç ilgisi yok. Bu, '40-'50'lerde de öyleydi. İsrail'le ilişkiler gizli kuruluyordu o zaman. Açık kurulursa bölgedeki Truva atı görevini oynayamaz Türkiye. Şimdi de öyle oluyor. Belki şöyle küçük fark olabilir; 1950'li yıllarda yani soğuk savaş döneminde Amerika çok güçlüydü. Şimdi Amerika da krizde. Ekonomik kriz, sosyal kriz, politik kriz, stratejik-askeri kriz falan, bizimkiler eskinin parasız askerliği yerine bu sefer biraz daha fazla komisyon almak derdinde. “Biraz daha fazla rant için Amerika'yı sıkıştırabilir miyiz?” zihniyetine sahip olabilirler. Bu bir tüccar zihniyet. Böyle bir şey olabilir. Bir kurnazlık, şark kurnazlığı. Onun dışında değişen hiçbir şey yok. 1950'lerdeki filmi yeniden oynatıyorlar. Ve aynı biçimde pazarlıyorlar.
Türkiye Kürt gerçeğiyle hesaplaşmalı
Kürt halkı günlerdir sokakta. Bazı yazarlar, gösterileri Kürt intifadasına benzetiyor. Serhildan intifadanın Kürtçesi mi?
Bence Kürtler henüz açılımın bir şeyler vereceği umudundan, Türkiye toplumunun ve onun kurumlarının yöneticilerinin nezdinde hala biraz sağduyu kalmış olabileceğini hesapladıkları için işi bu boyutlara vardırmamak durumundalar. Böyle bir toplumsal dinamik oralarda ortaya çıkmış olabilir ama işin o raddeye o noktaya ulaşmaması için aslında önemli çabalar da var. Bu biraz Türkiye'ye bağlı, Türk toplumuna ve Türkiye'yi yönetenlere bağlı ama şu çok açık bu dinamiği bu saatten sonra bırakın yok etmek, geçti onlar, durdurmak geriletmek de mümkün değil. Bu realiteyle hesaplaşan bir Türkiye'ye ihtiyaç var.
Kürt ulusal varlığı ve hakları TBMM'de konuşulduğunda henüz cumhuriyet ilan edilmemişti. Cumhuriyetin ilanı ve Lozan Anlaşması'ndan sonra ise cumhuriyet tarihi boyunca bir daha TBMM'nin gündemine gelemedi. Bu bakımdan, 10 ve 13 Kasım 2009 tarihinde TBMM'de Kürt ulusal varlığı ve haklarının görüşülmesi, tarihsel nitelikte bir olay mı? Bu, ne anlama geliyor?
Neresinden baktığınıza bağlı. Şayet somut bir çözüm önerisi penceresinden bakıyorsanız; hiçbir şey çıkmadı. Tarihsel falan değil sıfır. Ama Kürt sorunu diye bir sorunun telaffuz edilmiş olmasını önemsiyorsanız; inkarda bir gedik olduğunu düşünüyorsanız evet önemliydi. Tarihsel belki değil ama önemliydi. Çünkü birinci Mecliste de Kürtlerin varlığından Kürt sorunundan söz ediliyordu. Biraz geç kalmış bir şeydir. Ama önemli diyebilirsiniz bu pencereden bakarsanız.
Öymen'de M. Kemal görünür
Onur Öymen Kürt sorunda Atatürk gibi yapmaktan dem vurdu. Tepkiler üzerine ise “Ben faşistsem, o zaman Atatürk ne?” diye sordu. Dersimiz faşizm mi? Onur Öymen faşistse, Mustafa Kemal ne?
Politik olarak Mustafa Kemal'in ne olduğunu şimdi böyle tek bir sözcükle anlatmak tabi zor, ama Onur Öymen haklıdır. Yani Onur Öymen'e bakarak Mustafa Kemal'i, Mustafa Kemal'e bakarak Onur Öymen'leri görmek mümkündür. Onur Öymen'in o beyaz Türkler'den olduğunu, dünyayı bilen Türkiye'yi diplomasi alanında yönetmiş ve temsil etmiş biri olduğunu da düşünürsek; diyebiliriz ki, işte tencere kapağını böyle buluyor.
Önce İzmir, sonra Çanakkale... Linçler yine baş gösterdi. Türkiye, çözümsüzlük girdabında adım adım iç savaşa mı gidiyor?
Çözümsüzlük girdabında çırpındığı bir gerçek. Çünkü çılgın Türkler diye diye, militarizmi ve şovenizmi körüklüye körüklüye işte böyle bir toplum yarattılar. Şimdi en ufak bir açılım adımını, adımını bile demeyeyim, lafının telaffuzunu bile kabul etmeyen ve buna linçle karşılık veren bir toplum yarattılar. O toplum şimdi bumerang gibi kendilerine de dönüyor. İşte eserleri ortada. Alıp onunla uğraşsınlar bakalım. Biz yıllarca söyledik bunu, yapmayın bu topluma da yazık. Size döner, siz de altında kalırsınız dedik. Şimdi altında kalınca da feryat ediyorlar, ama kendileri bu toplumu yarattılar. Onu ortadan kaldırmaya yönelik bir çaba da yok. Belki artık çok da geç, dolayısıyla iç savaşa çok hazır bir toplum yarattılar. Kürtler basiretli davranıyorlar, dikkat ediyorlar, ellerinden geleni yapıyorlar, iş bu haddeye varmasın diye, ama bu tablonun son derece karanlık bir tablo olduğu ortada.
Yeni bir faşizm tabanı ortaya çıkıyor
Irkçı deyince sarkık bıyıklı tipler gelirdi akla. Şimdi bu değişiyor. Avrupa'da da göçmen karşıtlığı temelinde benzer bir gelişme var. Bu yeni bir ırkçılık türü mü? Neofaşizm ya da refah ırkçılığı-şovenizmi diyebilir miyiz buna?
Türkiye'de çok önemli bir değişim söz konusu. Dünyanın her yerinde faşizmin tetikçiliğini, zorbalığını faşist hareketin lümpen-proletarya yapardı. Yani, sosyo-ekonomik düzeyi en düşük kesimler bu şekilde manipüle edilip kullanılabilinirdi. Oysa şimdi bakıyoruz, bu çapulcu taban diyebileceğimiz taban yerine doğrudan tetikçiyi, yani hareketin doğrudan kaba kuvvet ayağını orta sınıflar, orta üst sınıflar ve onların kurumları yürütüyorlar. Artık profesyoneller, mimarlar, doktorlar, avukatlar vs. yapıyor, profesörler, kurumlar da öyle üniversiteler gibi. Artık karanlığın yayıcısı ve öncü gücü olmaya başladılar. Türkiye'de ilk defa orta ve üst orta sınıflardan bir faşizm tabanı ortaya çıkıyor. Bu, yeni bir gelişmedir ve muazzam önemli bir gelişmedir. Bunun üzerinde çok durmak gerekir.
Bu ırkçılığın tarihsel ve güncel ekonomi-politik kökleri neler?
Küçük burjuvazi ve bu sözünü ettiğimiz sınıflar krizden etkilenirler, enflasyondan etkilenirler, krizin öteki görünümlerinden etkilenirler ve etkilendikçe faşizmin manipüle edebileceği bir karaktere bürünebilirler. Radikalleşirler ama genelde faşizmin yönünde bir radikalleşme ortaya çıkar. Bu, genel bir doğru olmakla birlikte tabi Türkiye'nin kendine özgü nedenleri de var. Bu işte şovenizm, yani cumhuriyetin kuruluşundan beri mayasında bulunan ve sistematik olarak kışkırtılan, sistematik olarak sokakta, okulda, camide, kışlada, ailede yeniden üretilen bu şovenizm ve militarizmin değerleri de ayrıca hükümlerini icra ediyorlar. Dolayısıyla, sadece sosyo-ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda bir milli mesele de ortaya çıktığında krizle de birleşince işte böyle faşizmin toplumsal tabanı olma ve ırkçılık gibi bir hastalık ortaya çıkmış oluyor bu kesimlerde, bu sınıflarda.
DTP hakkındaki kapatma davası karara bağlanmak üzere. DTP kapatılırsa nasıl bir siyasi tablo çıkacak? Başbakan tersini söylüyor ama millet bir kez daha 'kafes'e mi kapatılacak?
Felaket olur bu, bu ateşle oynamanın artık son şeyi olur. Çünkü gerçekten bugün Kürt sorununda Türkiye'nin umabileceği çözüm, Türk halkının lehine olan çözüm politik çözüm, barışçıl bir çözümdür. Bunu berhava eden, bunu dinamitleyen bir kışkırtma yapılır da Kürtlere bu alan yani siyasi alan, politik çözüm ve barışı arama alanı bu yoldan kapatılırsa bir tek yol kalır. O yolun muazzam bir şiddet patlaması olacağı ortadadır. Bir halkın bütün yaşamını şiddetle örerseniz, şiddetten başka yol bırakmazsanız. O yangın gelir sizi de girdabı içine alır. Bu büyük bir provokasyondur. Gerçekten felaket olur bunun örnekleri çok yaşandı. Ruanda'dan Yogoslavya'ya dünya bütün bu acıları yaşadı. Bile bile işi bu raddeye getirmek istiyorsa Türkiye, Türkiye intihar etmeye karar vermiş demektir. O zaman da intihar etmiş birine Türkler ne yapabilir, biz ne yapabiliriz? Böyle bir ruhsal duruma nasıl bir tedavi gerekebilir doğrusu bilmiyorum.