Son günlerde dünya ekonomisine dair yapılan açıklamalardan üçü, ekonomik krizde gelinen aşamayı ve olası gidişatı anlamamız bakımından öncelikli önem taşıyordu.
Haberlerden birincisi, Çin ekonomisinin beklentilerin üstünde bir büyümeyle 2010'a girdiği ve Almanya'yı geçerek 2009'da dünya ihracat şampiyonu olduğuna dairdi. Keza, aynı haberin içinde ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa gibi gelişmiş kapitalist ülkelerin Dünya GSMH içindeki paylarının düşmekte, buna karşın Çin, Hindistan, Güney Kore gibi ülkelerin yükselmekte olduğu da duyuruluyordu. Örneğin ABD'nin Dünya GSMH içindeki payının 1985'te yüzde 22.95 iken 2009'da 20.02'ye indiği ve 2010'da biraz daha gerileyerek yüzde 19.59'a düşeceği belirtiliyor. Aynı gerileme Japonya, Almanya, İngiltere ve Fransa için de geçerli. Buna karşın Çin 1985'te 2.89'dan 2009'da 12.05'e yükselmiş ve 2010'da bu yükselişin devam ederek 12.72'ye çıkacağı tahmin ediliyor. Hindistan 2.47'lik paydan 4.94'e, G. Kore 0.96'dan 1.83'e çıktı.
Bu tablodan nasıl bir sonuç çıkıyor: Sermaye Batı'dan Doğu'ya geçiyor, Batı gerilerken Asya yükseliyor. Görünüşteki gerçeğin böyle olduğu başka bir çok olguyla da desteklenebilir. Ama her şey görünüşten ibaret değil.
Bugünleri kapitalizmin yapısal özellikleri çözümlenmeden görünüşün ardındaki gerçeğe ulaşmamız mümkün değil.
Birkaç yüz dünya tekeli dünya ticaret-üretim ve kredisini kontrol etmektedir. Birinci temel gerçek budur.
Çin'in dünya ihracat şampiyonu olduğu doğrudur ve ihracatın Çin ekonomisi içinde çok önemli bir yer tuttuğu da. Ne var ki, Çin ihracatının yüzde 60'ı uluslararası tekellerin Çin'deki üretim maddelerinden oluşmaktadır. Örneğin geçen yıl en fazla araç satışını gerçekleştiren Çin'in en büyük araç üreticisi SARC'ın en büyük ortağı Alman Volkswagen'dir. En çok satan üçüncü firmanın ortağı yine ABD'li GM'dir.
Çin için geçerli olan, diğer “yükselen” ülkeler için de geçerlidir. Kapitalizm eşitsiz gelişir, bu kapitalizmin varoluş biçimlerinden biridir. Fakat artık “eşitsiz gelişme”nin belirleyici aktörleri ulus devletler değil, dünya tekelleridir. Sermaye hakimiyetinin ABD, İngiltere, Japonya, Almanya vb.'den Çin, Hindistan vb.'ne geçişinden değil, bu ülkeler menşeili dünya tekellerinin yatırımlarını “Batı'dan Doğu'ya” kaydırmalarından söz edebiliriz. Kaldı ki, buna mecburlar iki sebepten. Birincisi, dünya serbest pazar ve Doğu'da işgücü daha ucuz. İkincisi, Doğu bireysel ve küçük üretimin henüz yaygın olduğu bir coğrafya olduğu için batıda tıkanan pazarı burada bir ölçüde genişletmek mümkün. Sermaye yoğunlaşması öyle bir düzeydedir ki, hükmedilmesi gereken üretimin çapı giderek daha da yoğunlaşmayı zorlamaktadır. Ucuz maliyet için Çin vb. ülkelere giden tekel burada ürettiği metayı yüksek karla satmak isteyecek. Zaten ABD, İngiltere, Almanya vb. gelişmiş kapitalist ülkelerde büyümenin düşmesiyle kitlelerin alım gücü zayıflıyorsa, kime satılacak bu metalar? Demek ki, buradan ikinci karakteristik özelliğine ulaşıyoruz kapitalizmin: ekonomik ölçekler ülkeler bazında değil, dünya bazında değerlendirilmelidir. Çin'in ihracat şampiyonu olması ya da büyümeye devam etmesi tek ölçüt alınamaz, dünyanın ne ölçüde büyüyeceği ve dünya ticaretinin gelişme düzeyi belirleyici ölçütler olarak konmalıdır.
Tam da buradan ikinci haberimize geçebiliriz. Dünya Bankası 2010 Küresel Ekonomik Beklentileri Raporu açıklandı. Çin'in ihracat şampiyonu olduğu 2009'da dünya ticareti yüzde 14.4 gibi çok yüksek düzeyde küçülme yaşandığı 2010'da Çin'e dair büyüme tahminleri yükseltilirken, Dünya Bankası dünya büyümesine ilişkin önceki tahminini revize ederek yüzde 3'ten yüzde 2.7'ye çekti. Aynı konuda IMF başkanı Strauss Kahn, “Çok dikkatli olmalıyız, çünkü ekonomik canlanma çok hassas bir noktada” dedi ve canlanmanın esasen ekonomik teşvik paketlerinin eseri olduğunu belirtti. DB ve IMF'nin “zayıf ve kırılgan büyüme” tespitlerinden de anlaşılıyor ki, 2010'daki büyüme bir “çıkış”ın işareti değil. 2011'de yeni bir küçülme beklentisi güçleniyor. IMF başkanı “gelişmekte olan piyasalara akan sermayenin varlık balonlarına yol açabileceği” uyarısı yaparak, “Bu toparlanma fazlaca kırılgan olabilir, bugünden ihtiyatlı olmalıyız” dedi. Bir kez daha anlıyoruz ki, aşırı fazla sermaye “gelişmekte olan piyasalara” akıyor; bazı meta piyasalarına yönelerek üretim artışı olmadığı halde meta fiyatlarını yükseltebiliyor. Bugünkü dünya krizinin en önemli sebebi aşırı fazla sermaye ortadan kaldırılmadıkça dünya ekonomisinde esaslı bir düzelme beklenemez.
Bunu, Obama'da görmüş olsa gerek ki, Wall-Street'in “şişman kedileri”ne savaş açtığını ilan etti. İşte bu da, üçüncü haberimiz. Obama bankaların başka banka olmamalarını, bankaların yatırım ve mevduat bankacılığı bölümlerinin ayrılmasını, yüksek riskli işlemlere girmemelerini vb. istedi. Obama'nın bu açıklamaları “piyasaları” sarstı ve dünya borsalarında önemli düşmeler yaşandı. Aslında Obama'nın bütün yaptığı mali sermaye akımlarına bazı kısıtlamalar koymaktan ibaret. Ama bu kadarı bile mali baronları ayaklandırdı. Obama atılmasını istediği adımları tek tek kabul ettirse bile bunlar pansuman tedbirden öte bir anlam taşımıyor olacak. Çünkü sorun, aşırı sermaye fazlalığının kendisinden kaynaklanıyor ve onun da nedeni üretimde ortalama kar oranlarının düşmesi. Bunun da anlamı sermayenin üretimi teşvik yeteneğinin körelmesi. İşte bu da, bir başka karakteristik özellik.
Aşırı sermaye fazlalığını ortadan kaldırmak için dünya tekellerini sosyalist mülkiyete almaktan başka “çıkış” yok. Gerisi artan işsizlik, yoksulluk, sefalet, dünyanın mahvı...